Murat Belge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Belge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2010 Salı

 V. S.  Naipaul



Her ne kadar Nobel Edebiyat Ödülü almış bir yazar olsa da; bizim onu tanımamız, genel duruşu ve düşünceleri nedeniyle hakkında süren tartışmalardan kaynaklandı. Bir başka ifadeyle; topraklarımızda kökleşmiş olan "hazımsızlık kültürü"nün Kasım 2010'daki hedefinde kendisinin adının yazılı idi.

Naipaul üzerine birkaç not düşmeden önce, kendisi hakkında gelişen/geliştirilen son olaylara kısaca değinmek istiyorum. Bunu yaparken de Private Sözlük'teki bir yorumumdan yararlanıcam:

Naipaul:  Nobel ödüllü bir Hintli yazar imiş.
İstanbul'da gerçekleştirilecek yazarlar konferansı gibi bir şeyin açılışını yapacak,  onur konuğu olacakmış.
Artık nerde söyledi/yazdı, söyleşisinde mi dedi yoksa romanlarında mı yazdı orasını bilemiyorum ama; Müslümanlarla ilgili şöyle şeyler zikretmiş:
"Gerizekalı"... "Yaratıcı olmayan"... "Hiçbir şeyi başaramayan"...
Kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına,  Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu kovalım kampanyası başlatılmış.
(24.11.2010)


Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul  (V. S. Naipaul), Trinidad doğumlu Hint asıllı bir yazar. 1932 doğumlu. 17 yaşında Oxford bursu kazanmış. Uzun, hatta çok uzun yıllar İngiltere'de yaşamış. Yazmak eylemini o zamanlarda hayatının merkezine yerleştirmiş. İlk evliliğini henüz 20'li yaşlarının başındayken  İngiliz bir kadın,  Patricia Hale (Pat)  ile yapmış. Bu kadın öğretmen(di) sanırım. Ayrıca evlilikleri boyunca Naipaul'ün bir anlamda editörlüğünü yapmış, mesleki kariyerinde ona yardımcı olmuş biri.  Naipaul'ün kadınlara karşı sadist, mazoşist ve doyumsuz kaba yapısı; kısaca özel hayatı bu günlerde edebiyatçılığından çok daha fazla ilgi çekiyor Batı dünyasında.
The Telegraph'tan bir makale:  "Sir Vidia Naipaul admits his cruelty may have killed wife"

Gelişmekte olan ülkeler (developing countries),  üçüncü dünya ülkeleri ve Doğu üzerine yazdığı yazılarıyla dikkat çeken bir yazar. 1990 yılında Kraliçe tarafından "Sir", yani şovalyelik ünvanına layık görüldü (knighted by the Queen in 1989)  ve 2001'de İsveç Akademisi  Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasından kendisini seçti. 2008'de The Times "1945'ten bu yana en büyük 50 İngiliz yazarı" listesinde Naipaul'ü, Tolkien'in hemen ardından 7. sıraya yerleştirdi.  "Modern İngilizce nesir ustası (a master of modern English prose)" gibi sıfatları kendisine yakıştıran eleştirmenler var.  Olumsuz eleştirilerde ise özellikle oryantalist tarzının altı çizilmekte.
(bkz: oryantalizm)

Edward Said  kendisini "neo-kolonyal/sömürgeci savunucusu (neo-colonial apologist)", "postkolonyalizmin sembolü" olarak tanımlayarak; oldukça bilinçli bir şekilde Batı yaklaşımının savunuculuğuna girişmiş olduğunu düşünür. Mesela "Naipaul'un soylu öfkesi" der Salman Rushdie Naipaul için. Ayrıca bazı eserlerinde "Hindu milliyetçiliğinin tehlikeli ve faşist unsurları ile kendini konumlandırması  (aligning himself with the dangerous and fascistic elements of Hindu nationalism)"  sebebi ile onu suçlar Rushdie.  Orhan Pamuk'un ise "İngilizleşmiş Hintli bir Trinidadlı bakış açısı"  şeklinde tarzını tanımladığını eklemek isterim.

Yazarın İslam ile ilgili sivri görüşleri olduğu da belirtilmekte.  ("Islam was like parasite"  gibi,  Hindistan'ın bir "Müslüman istilası" altında olduğunu söylemesi gibi...)  Among the Believers: An Islamic Journey gibi eserlerindeki İslam'ı aşağılayıcı dili ile dünya çapındaki Müslüman okurların tepki ve öfkesine neden oldu  (provoked the ire of Muslim readers worldwide for its narrow and reductive vision of Islam).  Tony Blair'i,  ülkede "avam bir kültür yaratmak ve medeniyet fikrini yıkmak" ile suçladığı çıkışları da var.  Ve üzerinde bir takım tartışmalar dönmekte...

"Why Nobel prize winning author VS Naipaul is at the centre of the most vicious literary war of the decade?"  (bkz)


"Türkiye'de tanınması Orhan Pamuk sayesinde olmuştur. Hatta kitaplarına önsöz bile yazmıştır. Tam anlamıyla yabancılaşmış ve kendi halkına düşmanlık yapan bir yazardır", diyor onun için Ek$i Sözlük'ten itaatsiz.

Dediğim gibi,  dünya edebiyat ve siyaset çevrelerinde kendisi hakkında süren tartışmalar, emperyalizm ve kolonyalizme hayranlığını sunduğu oryantalist görüşleri üzerine odaklanmakta. Bir de kadınlara karşı bakış açısı ve ilişkileri var tabi. Ne var ki bizdeki olay bu noktalardan değil de İslam hassasiyetinden çıktı. Düz mantıkla baktığımda dahi, emperyalist-kolonyal-oryantalist bakışın zaten İslamofobiyi de kapsayıcı nitelikte olduğu ortadayken; bizim ülkede seçici algıyla tam tersinden gidiliyor.

İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması çerçevesinde planlanmış etkinliklerden biri olan Avrupalı Yazarlar Parlamentosu'nun 25-27 Kasım arasındaki faaliyetlerinin açılış konuşmasını yapmak üzere "onur konuğu (honor guest)"  olarak davet edilen Naipaul,  Zaman gazetesinden "şair" Hilmi Yavuz tarafından başlatılan karşı kampanya ile "diğer katılımcıların kendisi ile aynı masada nasıl oturacakları" çerçevesinde sorgulanmış biri. Bir anda bir patlama şeklinde gelişen olaylar neticesinde bazı davetliler toplantıya katılmayacaklarını, bazıları ise katılacaklarını duyurmaya başladı. Ve ardından Naipaul'ün programının iptal edildiğini öğrendik.

Kelimeleri rötuşlamakla meşgul olanlar adına,  Zaman'dan Hilmi Yavuz'un ilk top atışıyla şimdi de onu kovalım kampanyası başlatılmış. Eleştiri ve tepki dozunu aşan, haddini bilmez laflar da edilmiş. Ve dün gece itibariyle de organizatörler karar alıp, önce davet ettikleri adama şimdi "gelme!" demişler! Tam bir Müslüman yaklaşımı, veya "hazımsızlık". Kulağına hoş gelmeyen sözlere karşı derhal cihat başlat.


Türkiye'deki hazımsızlık damarı ve linç kültürü o derece güçlü ki, demokrasiden bu kadar bahsedilen bir zamanda bile böyle bir olay patlak veriyor. Sorun fikirlerini eleştirmek veya ateşli bir eleştirmeni olmak değil; kendi beğenmediği fikirleri susturmak ve dışlamak.  Bendeniz gecikmeli olarak bu haberleri öğrendiğimde hissettiğim tek şey şaşkınlıktı.  Böyle bir şey nasıl alabiliyor bu zamanda ve nasıl sessiz kalınabiliyor, nasıl destek bulabiliyor?  Görünen o ki bu tarz olaylar önümüzdeki günlerde de yaşanmaya devam edecek.


Son olarak, Naipaul'ün Türkiye'ye gelmekten vazgeçmesi üzerine yazılmış çeşitli yazı veya makalelerden kısa alıntılar sunmak istiyorum. Dikkat çekici olduğunu düşündüklerime yer verdim:

Murat Belge, bir yazarın başka bir yazarı eleştirmesindeki sınırlar ve bu sınırların nereye varmaması gerektiği üzerine bir yazı yazmıştı geçen gün. Hilmi Yavuz ve temsil ettiği değerler üzerine bir eleştiri olarak da değerlendirilebilir bu.

Bir toplantı... Adı, "Yazarlar Parlamentosu"... İşi "yazmak" olan yazarların "konuşmaları" için düzenlenmiş bir toplantı... Ve bir yazar, bir başka yazarın kendisi hakkında başlattığı "boykot kampanyası" nedeniyle bu toplantıya katılmıyor...

Oldukça kısa bir süre içinde bu Türkiye açısından ikinci olay. Birincisi Kusturica ile ilgiliydi. Orada da aynı tavrı takınmıştım. Bir yazarın, bir sanatçının birinci işi, ne biliyor, ne hissediyorsa, bunu sanatının kuralları içinde başkalarına iletmektir. "Şunu söyleyebilirsin, bunu söyleyemezsin" diye bir kural düşünülemez.

Sanatçı iletmek istediğini iletmekte sonsuz özgürse, biz hepimiz de onun ilettiği şeyi eleştirmekte sonsuz özgürüz. Ama bunun "yaptırım"ı buraya kadar: Eleştirmek. Başkalarını bir yazarı boykot etmeye çağırmak, "aynı masada oturmak" üstüne tartışma açmak bu sınırı aşıyor.
("Naipaul Davası",  Murat Belge.  27/11/2010, Taraf)

Batı'da "İslamofobi" denen bir tavrın gitgide yaygınlaştığı doğru. Bunun da sayısız kaynağı var; öyle Naipaul'ü boykot ederek bu duyguyu yayan binlerce odakla başa çıkamazsınız.
Bununla mücadele etmek de gerekli. Ama böyle bir mücadelenin yöntemi boykot, kuru protesto, "Ben seni dinlemem" gösterisi yapmak değildir. (Danimarka'daki karikatür olayından bahsediyor...) "O karikatürü yapanı parçalarım"dan öte anlam taşımayan bir saldırıya kalktığınızda sonuçta karikatürü yapan adamı haklı çıkarmış olursunuz.
("Gene Naipaul dolayımıyla",  Murat Belge.  5/12/2010, Taraf)

Aslında "sol"un  eylem eksikliğinin sonucudur biraz da. Naipaul'ün üçüncü dünya'yı aşağılar ve kolonyalizme övgüler düzerken, emperyalizme hizmet eder hale gelmiş olmasına ses etmeyip de oturdukları yerden dincileri eleştiren ulusalcıların kof anti-emperyalizm iddiaları hiç olmazsa daha sağlam olurdu bu sayede. (...) Herhangi bir kimsenin sırf düşünceleri yüzünden bu tür bir muameleye maruz kalması elbette kabul edilemez ama işte evet, "solcu"ların tembelliğinden genelde dinciler cesaret buluyor. Filistin'e yardım gemisi gönderilirken de aynı şey yaşanmıştı hani. "Solcular" tek adım atmazken, ne yapacağını bilemeyen dinciler bayrağı ellerine almışlardı.
(...)
Bir protesto yöntemi geliştirmeyen "sol" (ve özellikle ulusalcılar) kendi tembelliklerinden yararlanan dincilerin ilkel sansürcülüğüne fırsat vermiş olmakla yetinmeyip, bir de inanılmaz bir Batı hayranlığı ile neredeyse Naipaul'un üçüncü dünya üzerine söylediklerini onaylayan bir tavırla dincilere karşı duracağım derken anti-emperyalizm iddialarını çürüttüklerinin de farkına varamıyorlar. Naipaul'un onur konukluğuna karşı çıkmak oysa ki en başta solun görevi idi. Ancak sol tembel. Sol tembel olduğu için de görevi dinciler alıyor ve de protesto görgüsü edinmemiş dinciler en ilkel şekilde tepkilerini ortaya koyuyorlar ve Naipaul'a "defol!" diyorlar. Sonuçta Naipaul'un onur konukluğuna değil, tümden gelişine tepki gösterilmiş oluyor. Zamanında Mahmut Mutman şöyle yazmıştı Naipaul hakkında; "Olağandışı bir edebi yeteneğin ve zekanın, dünyanın en utanç verici banallikteki emperyal, ırkçı ve cinsiyetçi fikirlerini taşıyan birine nasıl dönüşebildiğinin bir örneği olarak dünyanın her yerinde okunmalı ve okutulmalı"... Bu tepkinin, bu cümlenin yanından bile geçemedik şu olayda. Bence bu noktada sol, dincileri eleştirdiği kadar kendini de eleştirmeli.
(linuswithnoblankets  -  Ekşi Sözlük, #20993127)


"Naipaul'u galiba hiç kimse okumamış!" diyordu Süreyya Evren BirGün'de yayınlanan yazısında. Bu da farklı bir bakış açısı. "Kültür ikonlarının okurlardan daha cahil olabildiği bir çağ belli ki" gibi, Türkiye'deki kültürel tabloyu gözler önüne seren uzun bir yazı. İnsanlarımızın -ve dahi kültürel konularda kendini "elit" sayanlarımızın-, bilmedikleri ve dahi merak bile etmedikleri konularda ne kadar ahkam kesip taraf olabildiklerinin, sıkıcı ve mide bulandırıcı bir resmi:
"Hiç kimsenin okuma zahmetine katlanmadığı bir yazar ülke çapında persona non grata (istenmeyen adam) ilan edilirken kırk tane tartışma programı düzenlenir ve nasıl olur da bu programlara bir tane de Naipaul'u iyi okumuş, tezlerini, neyi savunduğunu bilen birini çağırmak ihtiyaç olarak hissedilmez? Nasıl bir spekülasyonlar toplumu olmuşuz böyle?"


Son söz: Şahsa yoğunlaşıp hakkında eleştiriler getirilirken, güncel medyamızda asıl olduğu şey olan "yazarlık" yönü tahmin edileceği üzre es geçildi. En fazla üçüncü ağızlardan yazılan metinler üzerinden değerlendirmeler yapıldı ve bir mevzu daha böylece üstünkörü bir biçimde savuşturulmuş oldu.


EDIT:  Nobel ödüllü yazar Naipaul,  11 Ağustos 2018'de 85 yaşında vefat etti.


13 Aralık 2009 Pazar

 DTP  kapatıldı

.
11 Aralık 2009  Cuma akşamı, ekranlardaki Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın basın açıklamaları ile DTP'nin kapatıldığını öğrendik.
Tam da  Tokat'ta 7 askerin şehit düşmesi haberinin ertesi günü gelen bu yeni gelişme ile sıcak bir gündem içerisine girdik yine.
(Tabi  -her zamanki gibi-  kısa süre sonra unutmak üzere.)



Türkiye'de bugüne kadar pek çok parti kapatıldı.
Parti kapatmalarıyla  ne  'siyasal İslam'  inişe geçti,  (Heyhat! Adamlar İmam Hatipleri düz lise gibi benimsetme girişimlerinde şimdilerde. Hem de YÖK kanalıyla!)  ne de  adına ister  Kürt sorunu  densin, ister terör sorunu,  isterse de  kanlı olaylar...  Bunların hiçbiri parti kapatmayla bitmedi.

Biraz da işin bu tarafına vurgu yapmak için, haberi ilk duyduğumda yaptığım yorum şöyle oldu:
"Parti kapatarak sorun/savaş/gerilimleri yok edeceğini sanan devekuşu zihniyetinin ve mağrur gönüllülerin,  kapatılmasından sonra  zil takıp oynadığı partidir.
İlkin "Bir DEHAP vardı, ne oldu ona?" dedik;  arada biri çıktı "bir HADEP vardı, ne oldu ona?" dedi... Kel alaka biri de çıktı "Bir Refah  bir Fazilet  vardı,  ne oldu onlara?"  dedi...

Beni bu kadar şaşkınlığa sürükleyen ise, bu kararı alkışlayıp "Hak ettiler!" diyenlerin, Kürt meselesi hakkındaki tutumu nedeniyle bugüne kadar kaç tane kapatılmış parti olduğunu bilmemeleri; ve dahi (laf lafı açar mantığıyla) İmam Hatipler'in Kenan Evren'in Cumhurbaşkanlığı döneminde yaygınlaştırıldığından, siyasal İslam'ın temellerinin "Kominizm tehlikesi" bahane edilerek o dönemlerde pekiştirildiğinden,  zorunlu din dersi eğitiminin getirilişinden filan hiçbirinden haberlerinin olmaması... Parti kapatma davalarının hukuki değil, siyasi içerikli olduğundan bihaber olmaları... Ama ısrarla ve hala bir darbe beklentisi içerisinde oluşları, darbe yapan askerlerin halka şeker vereceğini sanmaları... Bu bakış açısına sahip olanlar da üniversiteli yüksek eğitimli kesim olunca, benim de bu eğitime itirazlarım başlıyor işte!


Sorum şu:  Parti kapatarak terör sorununu  veya  içerdeki savaşı bitirebileceğini sanmak  nasıl bir at gözlüğüdür,  nasıl bir devekuşluğudur? Daha kalıcı ve insana yakışır bir çözümü yok mudur?


Bu noktada durup başta Emine Ayna olmak üzere bazı partililerin ülke bütünlüğünü zedeleyici konuşma ve ifadelerinden dem vurulduğunu belirtmek isterim.
Pekala o zaman kanunlara (ve nizama) aykırı davrananlar cezalandırılsalardı? Hatta en iyi çözüm, sorunlar henüz ortaya çıkmadan önlem alarak çözmek olduğundan; işler bu noktaya gelmeden de bir şeyler yapılabilirdi düşüncesindeyim.  Ama kalkıp da apar topar,  yangından mal kaçırır gibi, böyle hassas bir zamanda demokrasiyi zedeleyecek dengesiz tutumlar sergileyerek zaten siyasete inancı düşük olan halkı daha da çözümsüzlüğe itmek de çözüm değildir.

Bir de  Ahmet Türk'ten Aysel Tuğluk'a kadar ve daha bir dolu DTP'li milletvekiline siyaset yasağı getirildi.

Unutmayın ki  bir gün size çok ters gelen bir parti veya akım, ülkenin yönetiminde esaslı güç sahibi bulabilir. Onlar da sırf bu nüfuzlarını kullanarak diğer partileri ve ideolojileri Meclis'ten ve yasal temsilden silmeye çalışsalardı;  bunu hoş karşılar mıydınız?


Ve beni asıl  DTP'nin kapanma zamanı şaşırttı.  Hani zaten AKP bu "demokratik açılım"  ile neyi açıyor anlamaya çalışıyorduk  ve anlayamıyorduk ya hani,  şimdi kafamız daha da bir karıştı.

Bu keşmekeşte, (medyamız tarafından her konudaki fikirlerinden düzenli olarak haberdar olduğumuz) Abdullah Öcalan da çıkıp (bkz) "AKP'deki zihniyet Türkiye'yi parçalanmaya götürür... 50.000 insanın öldüğü bir şeye artık terör denmez.  Batı'da bunun 10'da biri ölünce savaş deniyor. Ve savaşın tarafları olur"  dedi.
Zaten konuşan konuşana...


Her şeyden önce bu Türk Medyası'ndaki çığırtkanlığı düzene sokmadan bu ülkede değil Kürt meselesi,  hiçbir şey hallolmaz inancındayım.
Her kanal kendi siyasi görüşüne göre bilgileri çarpıtma,  kendine yontma,  ırkçı-milliyetçi-şovenist bir dil kullanımı  veya  enformasyonda elemeye gidip önemli bilgileri vermeyerek kendi gündemini yaratma telaşesinde...

Molotof mudur  monotof mudur nedir  (bkz: molotof kokteyli)  onları atınca kınadıkları çocuklar kadar,  İzmir'deki kibirli  (elit?)  kesimin devekuşluğunu ve DTP konvoyuna saldırıyı eleştirmedikleri bir yerde tv haberleri benim midemi bulandırıyor asıl.
(bkz:  ben Türküm cipe binemiyorum onlar neden biniyor)



Bu gelişmeden sonra okuduğum dikkat çekici bazı yazılar var, onların da linklerini veriyorum:
"Anayasa Mahkemesi erken seçimin yolunu açıyor"  -  Cemil Ertem, 11.12.2009, Taraf
"Son provakasyondan sonra"  -  Murat Belge, 12.12.2009, Taraf


Tabi ki  bu blogdaki yazılar benim şahsi görüşlerimdir.  Tek serzenişim bu ülkede neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini görmektir.
Bıkmak, usanmak...
Zaten kısmetse birkaç gün sonra beni bu ülkede bıktıran ve ruhumu daraltan şeylerden bahsedicem. Şimdilik Yorumlar bölümünde bu son gelişmelerle ilgili denk geldiğim çeşitli kullanıcı yorumlarına yer veriyorum.


30 Kasım 2009 Pazartesi

 Gündemdekiler  (Kasım 2009)-3

Kurban Bayramı sürecinde  az biraz vakit bulup  bu Kasım ayı içerisinde hatırladığım son şeyleri de toparlamaya karar verdim.
Bu vesileyle herkese iyi bayramlar dilerim.


DTP  konvoyuna  saldırı
Araçlar halinde seyreden DTP konvoyuna araçla çarpma, taşlama ve yuhalama şeklinde tezahür eden bir gerginlik vuku buldu bu ay içinde İzmir'de. Fotoğrafı internette aradım, ama maalesef aradığımı bulamadım. "Demokratik açılım" diye dillendirilen gelişmelerin  bazı çevrelerde yarattığı gerginliğin bir başka yansıması. "Biri gazeteci dört kişi yaralanırken, bazı vatandaşlar DTP'yi bayraklarla protesto etti"  diyor bir gazete sitesinde.

(Kişisel yorumum:  Beni bu olayda en çok hukuk fakültelerinde okuyan bazı tanıdıklarımın yorumları şaşırttı. Siyasette taraflar olur, demokratik ortamda bir takım şeylerin mücadelesi verilir, gösterisi de yapılır. Ama insan taşlamaya "Oh olsun!" diyen bir mantık, şiddeti normal sayan bir değer mekanizmasını benimsemiş bu insanların  adalet ve hukuk adına bu devlet ve bu topluma, dahası bu dünyaya ne faydası olur?  Karamsarım şahsen.)

Bu noktada durup  Murat Belge'nin  24 Kasım tarihli  "Böyle devlet, böyle toplum"  başlıklı yazısından kısa bir alıntı yapmak istiyorum:
"Sonuçlar ortada. Bu olayların aktörleri eğitimsiz cahil yığınlar değil. Böyle olmak üzere eğitilenler...
Böyle olması, bu ülkede insanlara verdiğimiz eğitimin niteliğiyle sıkı sıkıya bağlı. Savaşmayı bilen ama barışmayı bilmeyen ve beceremeyen bir toplum yaratmışız. Bu durumu genelleştirmek ve bütün toplumun böyle durup böyle düşündüğünü söylemek doğru değil. Ama devletin, insanların beyninin içine nüfuz etmesini kolaylaştıran iki temel kurum var: Birincisi eğitim aygıtı,  ikincisi de medya."



Dersim/Tunceli İsyanı  ve  CHP'nin kibirli tavrı
Demokratik açılım görüşmeleri sırasında Onur Öymen'in yapmış olduğu Meclis konuşması sonrası (bkz), CHP yönetiminin Öymen'i koruması ve kınamaması, Kemal Kılıçdaroğlu'nun da bir Tuncelili olarak net bir tavır sergilememekte olması (ve böyle bir niyeti olmadığının sezilmesi) neticesinde; Tunceli CHP il örgütünün rahatsızlığını
ve yaklaşık 400 kişilik bir grubun istifa ettiğini medya kanalıyla öğrendik.



Bu ay içerisinde ses getiren bir başka gelişme Kafes Operasyonu  idi.
(Konu hakkında medyaya yayın yasağı getirildi diye biliyorum ben.)
İstanbul Poyrazköy kazılarından çıkan silahlara ek olarak,  (benim de vakt-i zamanında ziyaret etmiş olduğum) Koç Müzesi bahçesindeki, (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından hediye edilmiş olan)  Uluç Ali Reis Denizaltısı'na çeşitli patlayıcıların yerleştirilmiş olması, müzeyi gezmek için okulların teşvik edilmesi ve kalabalık bir saatte patlatılarak toplumdaki gerginliği arttırmak amaçlı bir kumpas kurulduğu şeklinde bazı iddialar var.  "Azınlıklara yönelik suikast ve bombalama planları" deniyor.  İddialar hakkındaki soruşturmalar sürdürülüyor.  Olayın içine hem Koç  hem TSK  hem de medya yasağı girince, gene Türk Medyası'nda üç maymun oyunu sahnelenmeye başladı.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Deniz Kuvvetleri'nde bir grup askerce AKP'ye karşı yıpratma harekatı başlatmak için hazırlandığı iddia edilen bu plan sonrası tepki gösterdi ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sert mesajlar verdi (bkz).
Taraf'tan  Yasemin Çongar'ın, bu gelişmeler karşısında yazdığı bir yazısından yeri gelmişken alıntı yapmak istiyorum:
"...Gizliliğin gölgesindeki bir saygınlık sahte bir saygınlık değil midir aslında? Kurumları zedeleyen, yıpratan, o kurumlarda suç ve şer planları hazırlanması değil midir?
... Saygınlıklarını korumak için emir-komutayla susup, emir-komutayla konuşan bir medyaya muhtaç olan kurumların işi giderek zorlaşıyor."   (24 Kasım 2009, Taraf)



Hulki Cevizoğlu  genel başkan
"Ecevit'in çizgisinden uzaklaştıkları" iddiasıyla DSP'den ayrılan Rahşan Ecevit'in kurduğu DSHP'nin genel başkanı olmuş Hulki Cevizoğlu ve "Ak güvercin yuvasına döndü" demiş.  /  Ecevitlerle beraber yaptığı tv yayını ile gelen yakınlaşma sonrası adım adım gerçekleşmiş bir şeydir bu başkanlık. Belki ilerleyen günlerde vakit bulursam
Hulki Cevizoğlu ile ilgili geniş bir yazı yazabilirim.


Çığ
Kışla beraber doğa felaketleri yaşanmaya devam ediyor.  Rize'nin 2600 rakımlı Ovit Dağı'nda çığ nedeniyle yolda kalan midibüsün içindeki 18 kişi, 39 saatlik bir çalışma sonunda kurtarıldı.  İçerideki yolcularla yapılan telefon görüşmelerini ekranlardan izledik filan...


Bu arada  Domuz gribi  gündemdeki ana başlıklardan birini oluşturmaya devam ediyor.  Sağlık Bakanı  Recep Akdağ  domuz giribi aşısını önerirken, RTE  bu aşı kampanyasına bir nevi muhalefet babında kendisinin ve ailesinin aşı olmayacağını söyledi.
(Baktılar parti olarak kendilerine karşı gerçek bir muhalefet yok; kendi kendilerine muhalif olmaya başladılar anlaşılan. Gerçi neyseki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli  "Her şey Allah'tan!" dedi ve aşıya gerek olmadığını söyledi de o alandaki boşluk kapandı  :))



Pimi çekilmiş el bombası davası
Elazığ'da pimi çekilmiş el bombasını cezalandırma amacıyla bir askere veren ve  sonrasında yaşanan  patlama ile
4 askerin şehit olmasına yol açan Teğmen  Mehmet Tümer'e
9 yıl 2 ay hapis cezası
 verildi.

(Kişisel yorumum:
Dilerim yanlış işler yapanlardan sadece düşük rütbelilere ceza kesilerek göz boyama ve toplum vicdanını rahatlatma kolaycılığı yapılmaz.)



Afganistan'da, madenler zengini Afrika'da ve Ortadoğu'da, Filistin'de yaşanan olağan savaşlar devam ediyor.
"Olağan" demek aslında ne tuhaf, ne çaresizlik ama yıllardır süregelen bu bölgelerdeki savaşlar "olağan" oldu artık. Bazı haberleri okuyunca yine karamsarlığa kapılıyorum. Böyle bir dünyada insanların, arkadaşlarımın, hemcinslerimin ve milletimin bu kadar evlenip çocuk sahibi olma konusundaki isteklerini anlayamıyorum sadece... Hani biliyorum İslam dinindeki "Ölücez ve başka bir dünyada bla bla..."  inanışı kaderci ve pasifleştirici rol oynayarak Dünya olaylarına hep mesafeli ve ilgisiz olmayı getiriyor ama... Ortadoğu'nun hali ortada, Dünya'nın hali ve doğanın hali ortada!  Çok teknolojik olduk, çok modernleştik,  yediklerimiz bile genetiği değiştirilmiş şeyler artık ama sonuçta ilkel insan toplulukları gibi hâlâ savaşıp kesip biçip duruyoruz ve hâlâ kan ve gözyaşı var.  Bencillik ve açgözlülükse insanın var oluşundan beri saltanatını sürdürüyor.



Halis Toprak'ın kayın-pederi, 5000 Liralık söz tutulmadığı için nikâhın iptalini istemiş.
Bu haberle ilgili okur yorumlarına şöyle bir baktım. Bazı insanlar gerçekten o kadar naif ki bütün suçu babaya atmışlar.

Medyaya yansıyanlardan tutun şu resme kadar kız isteyerek gitmiş/seçmiş oysa...  Aklıyla hareket etmiş.  Adam zaten zavallı bir durumda... Şirketlerini ve eski zenginliğini kaybetmiş, ama direğim/mihengim sağlam derdinde inatlaşıp saçmalayıp duruyor.
Kız ve ailesi de batan geminin mallarını toplama derdinde...



YÖK'ün aracılığıyla Türk üniversitelerinin kısmen işlevsizleştirilmesi ve siyasallaştırılması devam ediyor.  AKP'nin gelişi, Fethullahçıların ve dincilerin yükselişi ile taraflar el değiştiriyor. Ancak zihniyet ve vesayetçilik olduğu yerde devam etmekte... Yani devran yine aynı devran.
Bu aralar Ahmet İnsel "YÖK'e karşı gelinemez mi?" diye sormuş. Neden demokratların sesi bu ülkede bu kadar cılız çıkıyor ki?



Ve son olarak üç şey daha...
Birincisi, bu bölümün en başındaki "DTP konvoyuna saldırı" haberi ile ilgili olarak bir yorumcunun yazdıklarından alıntı yapmak istiyorum:

"... Yıllardır devlet eliyle, medya aracılığı ile programlı bir şekilde sürüp giden Irkçı-Kemalist-Türkçü propagandaların sonucu geldiğimiz noktadır bilmiyorum yadsınacak birşey varmıdır... Ve ortaçağ karanlığının bir eylemi diye söylenip durulan, en son örneklerini Sudan ve İran'da gördüğümüz "Recm" taşlarından can havli ile kurtulmak amacındaki birinin önce olayların provokatörü olarak lanse edilmesi sonra da gözaltına alınması ne ile açıklanır bilinmez. Denilecek söz yazık, günah ve ayıptır. Güvenlik güçlerinin tavrı ise Maraş'ı, Sivas'ı Madımak'ı anımsatmaktadır.... Kürd Halkı oralarda ne olduğunu gayet iyi bilmektedir... Bir daha olmayacağının garantisi yoktur."
(blueknife
- Radikal Online)


İkincisi,  Hakkı Devrim  son yaşanan  Dersim gerginliği de eklenince,
bir süredir sürdürdüğü  siyaset ve üslup  yazılarında daha net bir tavırla
"CHP'den kime ne hayır gelir!"  diye bir yazı yazdı Radikal'de.
Yorumları şöyle bitiyordu:
"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor. 1950 CHP'nin sonuydu.  Darılmayın, gücenmeyin!  Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ («gelişip büyüme») imkânı bulsun."    (24 Kasım Salı - Radikal)

Üçüncüsü, bazı rahatsız edici terör yanlısı gösteriler oldu son günlerde. Özellikle Bayram ve sonrasında bazı karakollara bombalar atılmış. Çirkin bir dolu şey... Ayrıca bu bayram kapı kapı dolaşan çocukların sayısında ciddi bir düşüş vardı. Geçen bayram şeker toplamak için evlerinden çıkıp geri dönmeyen  kayıp çocukların  bunda payı olsa gerek.



Tüm Kasım gündemi için bakınız:

16 Temmuz 2009 Perşembe

 Gündemdekiler  (Temmuz 2009)


İdil Biret  ve  Topkapı Sarayı gerginliği!
Bir grup Alperen midir nedir işte o evrimleşmesini tamamlayamamış Türk insanları, "Leyn! Topkapı'daki bir gecede  bu içimizdeki gavurlar içki mi içiyorlarkine!! Breee Heeyyyytt!" diyerekten mekanı bastı. Tarihimizdeki sıradanlaşmış tepkilerden biri sonuçta.

Asıl tuhaf olan,  ne  İdil Biret  dünki piyanist,  ne  Topkapı Sarayı  dünki bina,
ne de bu tarz resitallerde içki sunulması... Peki öyleyse nerden çıktı şimdi bu "eski köye yeni adet tepkilenmesi"?
Şimdi buna da salt "AKP" diyen çıkar, kesin eminim. Bunu diyecek olanların çoğunun 12 Eylül öncesi kanlı olaylardan da haberi yoktur. İşsiz, avare gençliği milliyetçiliğin böyle abartılı ve yanlı/kanlı boyutlarına yönlendirenlerden de...  Bu şekilde bizde ne  Yasin Hayal gibiler eksik olur, ne 6/7 Eylül çapulcuları... Sonradan da nasılsa "Batı bizi karıştırdı" deyip çıkıverirsiniz işin içinden her zaman yaptığınız gibi.

Birileri belli ki gene "dinci-laik,  ilerici gerici cepheleşmesi"ni alevlendirmek ve bundan nemalanmak; ayrıca reytingli haberler yapmak için bu evrimleşmesini tamamlayamamış insan grubunu fitillemiş. Eh, bu grup da mütematiyen fitil arıyor zaten! En insani duygular bile onlar için birer fitile dönüşebiliyor.

Bu olay hakkındaki bir Murat Belge yazısından alıntı yapıyorum:

"Dünya bir Türk'ü Alperen Ocakları Başkanı olduğu zaman bilmez. İdil Biret, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet olduğu zaman bilir. Bu eylemi yapanların bu gibi insanlara derin düşmanlığının nedeni de kısmen budur zaten."   (14 Temmuz 2009,  Taraf)


Neyse ki olay yerinde olan Kültür Bakanı  Ertuğrul Günay  konser basanlar için "İlkel yaratıklar" dedi.  Ne var ki  (sol siyasetten AKP saflarına geçmiş birkaç sayılı kişi haricinde),  AKP'den olaya net bir tepki gelmedi gibi.  Bu da Ak Parti'nin çıkmazlarından biri işte.
(Eh! Bu ülkeyi  bu zamanda AKP'ye mahkum edenler utansın.)



AKP belediyelerinin ezan sesini yükseltmesi
Son günlerde gündelik sohbetlerde, ev ziyaretlerinde dile gelen bir konu.  AKP belediyeleri ezan sesini arttırıyor.  Terminal, garaj, alt geçitler gibi alanlarda ek hoparlörlerle açık, yarı-kapalı, kapalı tüm alanlara sesi yayıyor. Evi camiye yakın olanlar daha fazla şikayetçi, doğal olarak.

O değil de asıl tuhaf olan bu ülkedeki siyasi zıtlaşma hâli:
CHP ve CHP'liler her zamanki köhne eleştirilerini yinelerken,  AKP belediyeleri de ezan sesini yükselterek onlara hareket mi çekiyor nedir? Sonuçta biz millet olarak  olgunlaşmadan yaşlanmış bireylerden oluştuğumuzdan, siyasetimiz de bu üslupla yapılmakta.




YÖK'te ne var  ne yok?
Şimdi güzel insanlar. YÖK bu ülkede üniversitelerin bastırılması amacıyla 12 Eylül sürecinde oluşturulmuş bir sistem. Bu kadar üniversitemiz olmasına rağmen bilim dünyasına ve insanlığa anlamlı bir katkı yapılamamış olmasının garantörlüğünü üstlenen bir kurum. AKP gelince başına atanan güzide insanlarca buna bir misyon daha eklendi:
"Üniversitelerin gericileştirilmesi ve ticarileştirilmesi."

Tabii sistemli olarak da kadrolaştıklarından,  Mart 2009'daki Tübitak Darwin kapağı gibi olaylar sıradanlaşıyor.




Yanda  Salih Memecan'ın  bu ay içinde yapmış olduğu bir karikatür var.  Kimileri gene köpürdü tabii...
Bence Deniz Baykal'a da bu kadar yüklenmemek lazım.  Sorun kişisel değil, partisinin ve Kemalistlerin hali böyle zira.

"Herkes aptal,  bir kendileri akıllı" olduklarından mıdır nedir; uyku rehavetinden bir türlü kurtulamıyorlar.





Hrant Dink Davası,   Ergenekon'dan bile daha karışık şeyler barındırıyor sanırım.  Ergenekon'da bol yıldızlı askerleri dahi  ucundan da olsa sorgulayıp yargılayabilen hukuk,  Dink davasının 2. senesinde bile zanlıları kaçırmakla meşgul.  Trabzon Emniyet Müdürlüğü'nden tutun da  zamanında Dink'i tehdit eden MİT görevlilerine kadar neredeyse hepsi terfi ettirildi.  En son  Celalettin Cerrah  kalmıştı,  onu da vali yaptılar yakın zaman önce biliyorsunuz.

Ümit Kıvanç,  "Karşınıza o çıkacak,  sakın şaşırmayın"  başlıklı yazısında:
2 senedir Hrant Dink davasında,  üstelik suçlular da ortada olmasına rağmen bir arpa boyu yol alınamadığını hatırlatmış,  olayla alakalı Cerrahların Merrahların sürekli terfi ettirilerek makamlarının korunduğunu söylemiş ve:
"Katili  ve  avenesi  üç-beş günde yakalanan bir cinayetin davası,  nasıl oluyor da iki yıl sürüm sürüm süründürülüyor?  Sağa sola,  derine hiçbir adım atılmadan?  Niye acaba?
...
Darbe komplolarıyla, cuntalarla, Ergenekon'la uğraşıyoruz.  Sahiden büyük işler.  Ama şu devlet memurlarına şu basit soruları soramıyoruz.
Tuhaf değil mi?
"
diye sormuş.   (8 Temmuz 2009, Taraf)



Uğur Dündar ve Star Haber ekibi  artık o kadar yoldan çıktı ki!
Murat Bardakçı'ya  "büyük tarihçi"  filan demeye başladılar.  Nereden mezun olmuş, nerede yetişmiş, hangi saygınlık kazandıran çalışmalarda bulunmuş belli değil ama böyle bir BÜYÜK ADAMIMIZ da oldu son yıllarda.



Münevver Karabulut cinayeti karmakarışık!
Şimdi de Adli Tıp'ta inceleme yapılan yerde  daha önce yatan hastanın spermleri mi yanlışlıkla bulaşmış ne?
Şaka gibi!  Milleti aptal yerine koymada son nokta!
İnanamıyorum, bu kurumun başında kim var?  Hala nasıl orada kalabiliyor?  Bu nasıl oluyor?

[Adli Tıp Kurumu'ndaki  rahatsız edici yapılanmalar  ulusalcı  Kemal Alemdaroğlu  zamanlarında yapılmıştı deniyor.  Aynı Adli Tıp Kurumu,  İbrahim Şahin gibi  Susurluk sanıklarına  "Hafızasını kaybetmiştir"  raporları vermekle meşguldü o dönemlerde  (bkz).  Balık hafızalı topluma duyurulur.]

"Olay mahaline gelen polisin,  Cem Garipoğlu'nun kaçmasına müsaade ettiği" yönünde bir iddia da ortaya atıldı.  Aslına bakarsanız bu Münevver K. olayı bana Dedemanların torunun öldürülmesi vakasını hatırlatıyor.  O olayda, Dedemanların torunu Bilkentli  Umut Önal (Dedeman),  bir mafya liderinin oğlu olan okul arkadaşı tarafından vurulmuştu.  Ki onda da bir ceza çıkmadı. O gün olay yerine gelen polisler öyle güzel bir temizlik yapmışlar ki,  Adli Tıp'pa pek bir şey kalmamış zaten.  Ona rağmen çelişkili raporların ardı arkası kesilmedi.  Dönemin Emniyet Müdürü  Necdet Menzir'i  de suçladı sonradan anne Nazire Dedeman...

Yani uzun lafın kısası;  pisliklerin üzerine giderek,  yanlış yapan sorumlu yöneticileri cezalandırmadıkça  benzer olaylar belli aralıklarla tekrarlanıyor, failli meçhullar çoğalıyor.



Bir keşmekeş de  Hüseyin Üzmez  vakası. Geçenlerde bir resmini gördüm gazetede  ve
o kadar acıdım ki,  inanabiliyor musunuz? Hüseyin Üzmez'e acıdım, adam için üzüldüm. Peki neden?
Bir suç işlendiyse eğer, bunun bir sağlık raporu filan da gerekiyorsa mahkemesinde, o raporlar her ne ise artık tamamlanır teslim edilir, mahkeme de yasalar ve adalet penceresinden kararını verir.  Zanlı suçlu bulunursa cezasını çeker.
Olay kapanır.

Peki Hüseyin Üzmez olayında ne oluyor?
Bilmem kaçıncı rapordayız,  hepsi de birbiriyle çelişiyor!  Adam bakıyorsun bir içeride, bir dışarıda!  Yani aslında ne içerde ne dışarda!  Suçluysa eğer neden salıyorsunuz bu adamı, neden serbest?  Suçsuzsa peki neden oyuna döndürdünüz bu işi?
Bir insanı asmaya götürürken bile bu kadar onuruyla oynamamak lazım.  Kim olursa olsun.  Çünkü o noktada toplum vicdanı  ve  toplum hafızasının ırzına geçiliyor.



Hükümet Sözcüsü,  Devlet Bakanı  ve  Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek,  askere sivil yargı yolunu açan yasanın Anayasa'ya aykırı olduğunu ifade eden Yargıtay Başkanı  Hasan Gerçeker'e  sert çıkarak
"Bir demokratik ülkede yargı başkanlarının, siyasetçiler gibi her mikrofon uzatıldığında konuşma yapmaması gerekir. Bu doğru değildir"  dedi.
Şimdi haber bu:  (bkz)
Yargıtay Başkanı da çıktı dedi ki:
"Doğru bildiğimi söyleyeceğim."

Hep diyorum, daha önce de yazmıştım. Bu ülkede bir  çene ishali  sorunu var. İnsanlar susmayı bilmiyor. Nerede konuşacağını, nerede susacağını bilmiyor. Sıradan vatandaşın gene özrü bulunur;  ama devletin başındaki insanlarda bu zaafiyet büyük sorunlara neden oluyor. Onun için de her kurum kafasına göre takılıyor.  Bir vücutta organlar beynin kontrolünden çıkarsa ne olur?  İşte Türkiye'de de olan o.  TSK'sı ayrı bir şey diyor,  Başbakanı ayrı,  YÖK'ü ayrı, RTÜK'ü ayrı,  Adli Tıbbı ayrı... Hukuku ise apayrı!
Kavgaları bile çocukça!
Ama hepsinin asıl derdi ortak:
Egemenlik mücadelesi  ve  pastadan daha çok pay alma yarışı.
(Kayıkçı kavgası)



Ergenekon savcısı  Zekeriya ÖZ'ü  görevinden almaya çalışıyorlarmış. Amman yeter ki askerlerimiz sorgulanmasın! Sıradan vatandaş için yapılıyor zaten bu ülkede yasalar öyle değil mi?  Garipoğullarına filan, mafyalara, dokunulmazlık zırhı altında gizli işler yapan siyasetçilere,  Ağar'lara,  mal varlıklarının kaynağı şaibeli Çiller'lere,  müthiş belediyeci ve belediye borçlar şampiyonu Gökçek'lere bir şey oluyor mu? Olmuyor.  Eh, öyleyse hikmeti kendinden menkul askerlerimize de bir şey olmasın.

Burada bir nefes alıp, denge adına  ve  TSK'yı yıpratmaya çalışan odaklar arasında olmamak adına, bir de öteki yandan bakmaya çalışıyorum meseleye. Ancak ne var ki gördüğüm tablo demokrasi adına hoş değil.  Zaten tam da bu anlayışlar  12 Eylül'ü ve  (dindarlaşma demiyorum bakın)  dincileşmeyi başlattı bu ülkede.
Ayrıca TSK'nın,  içindeki suça karışmış kişileri bu kadar savunması da dikkat çekici  ve  yıpratıcı olabiliyor.  Şu noktada avare CHP'liler  (gelişmelerden bîhaber,  1900'lerin başlarına fikirlerini mumyalatmış olanlar)  haricinde çıkıp da aklı başında kimse  "Ergenekon diye bişey yoktur"  diyemeyeceğinden;
bari görevini yapanları sürelim ki Susurluk gibi kazasız belasız yolumuza devam edelim diyorlar muhtemelen.  Zaten bu ülkenin harcı da böyle atılagelmiş anladığım kadarıyla.



YouTube'dan sonra  şimdi de Google
"Türkiye'de erişimi yasaklanan video paylaşım sitesi YouTube'un ardından, Atatürk'ün kişilik haklarına ve manevi şahsiyetine ağır hakaretler içerdiği öne sürülen bir site nedeniyle,  arama motoru Google da kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.
Paylaşım sitesi YouTube'a erişim,  Atatürk'e hakaret içeren görüntüler bulunduğu gerekçesiyle süresiz olarak yasaklanmıştı. Ankara Basın Savcılığı, Atatürk'e hakaret içeren görüntülerin sadece Türkiye veri tabanında kaldırıldığı gerekçesiyle erişime izin vermemişti. Birkaç ay önce de Google'ı mahkemeye vermişler.
Yakında orası da  Kemalist bir savcı-yargıç çalışmasıyla kapatılırsa şaşırmamak lazım.



Tunceli'de askeri kışlada geceyarısı bir asker cinnet geçirdi.  Koğuştaki arkadaşlarından sonra kendisine de silahla ateş ederek kanlı bir tablo yarattı. Cinnet sebebi henüz bilinmiyor. Hakkari Yüksekova'da bulunan bir kışlada ise mühimmat patlaması sonucu 4 asker hayatını kaybetti.


Havalar bozdu.  Yağmurlar yağıyor,  seller akıyor.
Ordu'nun bazı ilçelerinde yanlış bent yapımlarının da etkisiyle dereler taştı, heyelanlar oldu ve tabii ki ölümler... Eh, bu ülkede  nüfus planlaması  böyle sağlanıyor kuzucuklarım.  Siz doğurun hane başına en az 3'er evlat.  Zaten trafikte gitmiyorsa askerde gidiyor,  o da değilse böyle felaketlerde,  maganda kurşunu filan...  Hastanede yanlış teşhis filan da konmadıysa öyle kalanlar kalıyor.





Geçen ay unutmuşum.  Şöyle bir açıklaması olmuş  Toktamış Ateş'in:

"Bakan olma hevesiyle darbe girişimine katılmak isteyenler oldu. Özgürlükten yana tavır koyması gereken bazı akademisyenler, darbe sonrasında kurulacak hükümette bakan olabilmek için sürece destek verdi. Bakanlık, üst düzey görev bekleyenler vardı. Bir takım isimlerin birilerine yaranmak için neler önerdiğini, ne tür toplantılar yaptıkları ortaya çıktı. Ergenekon diye isimlendirilen davanın iddianamesine bakıldığında zaten bunların kim olduğu görülür."

Ergenekon iddianamesine giren  Mustafa Balbay'a  ait günlüklerde,  Şener Eruygur'a atfen  bazı rektörlerin darbe için çok heyecanlı oldukları vurgulanmıştı.  İddianamedeki telefon kayıtlarında da İstanbul Üniversitesi eski Rektörü  Kemal Alemdaroğlu'nun  "Kansız olmaz. Darbe lazım"  dediği ortaya çıkmıştı.
(Biliyorsunuz zamanında  Alemdaroğlu ve Nur Serter  İstanbul Üniversitesi yönetimindeyken  -ikna odaları vs zamanları-,  Toktamış Ateş ve bazı önemli, değerli akademisyenler  üniversiteden baskılar nedeniyle ayrılma kararı almışlardı.)



Nedir bizim bu ineklerden çektiğimiz Allah aşkına?
Yunanistan sınırından ülkemize giren 1 inek konusunda bir aya yakındır Yunan makamlarından ses çıkmayınca bu mevzu da bir gerginliğe  dönüştü :)


Ve bir de  Ayşe ARMAN  var tabii ki.  Bir soyundu dergilere haber oldu,
bir kapandı ortamlara aktı gündem oldu...
Arman'ı severim.  Egosantrik ve seks takıntılıdır ama ilginç röportajları vardır, farklı sorular sorar.  Eğlencelidir.  Ne var ki asıl sorun bu ülkenin medyasında. Bilinçli veya bilinçsizce  sadece Arman tarzı gazeteciliği pompalayarak büyük bir baltalama içerisindeler.  Tabii  "Okurun ve okumuş-yazmış kesimin durumu ne ki?  Böyle talebe böyle arz"  derseniz,  ona da eyvallah.


Tam bitti derken bir de  sıcak gelişme:
"İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan  emekli Albay
Arif Doğan'ın,  sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildiği bildirildi.
"



31 Mayıs 2009 Pazar

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-4

(2009 Mayıs'ındaki gelişmelere devam edelim.  Eğlenceli olanları en sona sakladım)


Dilber Fırtına. Bu kadın bir anne.  6 yaşındaki minik oğlu kaybolunca acıyla evladını aramaya koyuluyor. Herkesi seferber ediyor.  Ekranlardaki programlara çıkıp yardım istiyor. O kadar ki,  belki bir faydası olur diye bir tv stüdyosundan diğerine koşuyor eşiyle.  (Neredeyse iki ay boyunca her gün.)  Oğlunun komşuya kadar gittiğini,  bir daha geri gelmediğini söylüyor.
Yardım istiyor.

Ve nihayet çocuk bulunuyor.  Bir tarlada,  kuşlar ve böceklerce parçalanmış halde...  Neredeyse sadece kemikleri ve elbiseleri kalmış.

Verilen çelişkili ifadeler üzerine birazcık sıkıştırılınca bülbül gibi şakıyanlar olmuş.  Bir numaralı şakıyıcı da  "gözü yaşlı anne"!

Komşusunun evinde sevgilisiyle ilişkiye girdiği sırada  çocuk içeri mi girmiş ne?  Ev sahibi ve sevgilisi de tutup çocuğu dövmeye başlamışlar kadının önünde.  Artık çocuk kafası üstüne mi düştü n'olduysa...  Fenalaşınca hastaneye götüren de yok tabii.  Sonunda bir battaniyeye sarıp otlu bir tarlaya atmışlar.

Şimdi olay buraya kadar  cinselliğin ve yasak ilişkinin karanlık yüzünü yansıtıyor.  Hadi buraya kadar mevzu adliyelik, tamam.
Benim asıl anlayamadığım bundan sonrası.
Çocuğu gözlerinin önünde öldürülen bu anne ne yapıyor dersiniz?
Televizyonlara çıkıp kanal kanal dolaşarak yardım istiyor, "Çocuğumu bulun!" diyor ve bir türlü susmuyor.  Bir sürü insanı suçluyor.  Suçladığı akraba ve komşularının evinde aramalar yapılıyor.  Soruşturmalar açılıyor.

Hatırlarsanız geçenlerde yazmıştım:  Sosyal hayatta kamuflaj yöntemleri.
Bu cinayetin kahramanlarından  Dilber Fırtına da  "Şuçu başkalarına atarak kamufle olmaya çalışanlar"dan yani...




CHPlideri  Deniz Baykal,   "Ancak silahlar susunca af çıkabilir"  demiş.

İşin garibi,  ne zaman bir "Terör affı"  lafı edilse ve kabul görse,  derhal şehit haberleri gelmeye başlıyor Doğu'dan.  Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyle. Birkaç örneğini  AF yazımda da vermiştim.

Bu şekilde devam ederse,  80'lerin ortasından beri devam eden terör,  rahatlıkla en az bir çeyrek asır daha devam eder.  Nasıl olsa büyük başlar garantide!  Olan garibana oluyor,  arkası olmayana oluyor.
Milletin akan kanı üzerinden siyaset yapmak da leş kargalarına düşüyor.




Oya Başar'ın yalısına dev gemi çarptı.
İstanbul Boğazı'nda  150 metre uzunluğundaki  Ella J  adlı Ro-Ro gemisi,  Oya Başar'ın Yeniköy'deki yalısına çarptı.

Olay sırasında kızıyla birlikte yalıda bulunan Oya Başar,  gazetecilerin "Korktunuz mu?"  şeklindeki sorusu   (medyanın sorduğu saçma sapan sorulardan sadece biri)  üzerine;  "Tabii ki korktuk, korkmamaya olanak var mı?  Kocaman bir gemi evimizin içine giriyor yani.  Çok enteresan bir şey gerçekten.  Biz bunları çok oynadık da gerçek olacağını tahmin etmiyorduk, ama gerçek.  Demek ki çok doğru şeyleri oynamışız"  diye konuştu.




--Biraz da  Türk Medyası'ndan...--


Mayıs ayında  Habertürk,  Murat Bardakçı üzerinden  Murat Belge sataşmalarına  girişti.
Murat Belge'yi,  90ların sonunda  Radikal gazetesinde yazdığı günlerden beri takip etmeye çalışan biriyim.  Kendisini değerlerimizden biri olarak görüyorum.
Tabii  "Bu ülkenin değerleri"  demişken, sanılmasın ki  Sabahattin Ali  ya da  Nazım Hikmet  ya da Hrant Dink tarihimizdeki benzersiz örneklerdi. Böyle gelmiş, böyle gidiyor.  Adına Padişahlık da desen, Cumhuriyet de desen...


Belge'nin  "Yeraltı Suları akıyor"  başlıklı yazısından:
"Bütün olgunlaşmamış, olgunlaşamadan yaş alan toplumlar gibi,  Türkiye'de de pek çok şey son analizde  'saman alevi'dir ve ancak bir 'tutuşturan' olduğunda samanlar alev alır. Ama samanlar hep oradadır. Bugün 'komünizm' yapan Tan gazetesini yıkıp dökmek için tutuşturursunuz, yarın Ata'mızın Selanik'teki evi bombalandı diye, derken Ermeni Kıyımı konuşuluyor veya  irtica laikliği çiğniyor diye..."



...
Taraf  gazetesinde ilgiyle takip ettiğim makaleleri yayınlanan  Oya Baydar,  9 Mayıs'taki  "Pavyondaki kadın'ın vedaı"  başlıklı yazısıyla  Vicdan Yazıları  köşesini kapattı.  Ahmet Altan'ın yaptığı gereksiz bir benzetmeden alınabileceği baştan belli olan bu hanımın,  Altan'ı "Erkek iktidar dilini kullanmak"  ile eleştirdiği bu veda yazısı Hürriyet'te geniş yer buldu.  /  Medya olarak vermesi gereken haberleri düzenli olarak saklayan bir gazetenin,  Taraf'tan ayrılan yazarlar için manşetinde özel yer açması bile yeterince mânidar.

  (EDIT:  Ahmet Altan'ın yazısındaki  olay yaratan bölümü  Yorumlar  kısmına koyuyorum.)

Oya Baydar'ın son yazısından kısa bir bölüm aktarıyorum:

"Siyasal anlamda itiş kakışların ortasında yetişmiş; birbirini lafla dövmeyi, polemikçiliği marifet saymış; uzlaşmayı değil çatışmayı, barışın dilini değil eril iktidar dilini devrimcilik bellemiş bir kuşağın sütten çıkmış ak kaşık sayılmayacak bir üyesi olarak,  bu üsluplardan artık yoruldum...

İşlevine hâlâ inandığım için Taraf okuru olarak kalacağım. Türkiye'de merkez veya sağ liberal bir çizginin oluşmasını gerçekten önemsiyorum. Ancak sol ve Kemalizm ne kadar yaşlılık hastalıklarından muzdaripse,  liberallerin de bir o kadar çocukluk hastalıkları yaşamakta olduklarını düşünüyorum."


Akşam'dan  Oray Eğin  ise "pavyondaki kadın" benzetmesine neden kızıldığını anlamayıp bu olayı şöyle yorumlamış:
"Ben bu kadar yıldır Türk Basını'nda bir tek köşe yazısı için; üstelik de zekadan yoksun, klişelerle dolu bayık bir yazı için, böyle bir reklam çalışması görmedim. Sanırım yazar 15 dakikalık şöhretin cazibesine kapıldı... Bu 'poster kızı' durumu hoşuna gitti...
...
Oysa onların çirkin dili sadece seksizmde gizli değil ki... Politikaya yaklaşımları, insanları damgalamaları, yargısız infazları,  yalan haberleri de hep bu çirkin dilin esareti altında... Oya Baydar bu kadar zaman bunu anlamadı da kendi adıyla pavyon yan yana geldi diye mi öfkelendi?"
(Seksizm:  Cinsiyet ayrımcılığı)



Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni  Ertuğrul Özkök,  ırkçılık ve 180 derecelik sert dönüşlerde sınır tanımadığını kanıtlamaya bıkmadı,  ama izleyenler gayrı bıktı.  Usandıran usandırana...


Ferda Paksüt'ün  çeşitli açıklamaları  ile;  siyaset, hukuk gibi çeşitli dallarda önemli pozisyonlardaki erkeklerin eşi olan kadınların dünya işlerine mesafe alması gerekliliği üzerine gazeteci Cüneyt Özdemir'in bir yazısına denk geldim internette:   Osman Paksüt kızacaksa önce Ferda Paksüt'e kızsın

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -




Yargıtay,  Orhan Pamuk'un  yargılanmasını istiyor.
"30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" şeklindeki sözleri nedeniyle Orhan Pamuk'a açılan manevi tazminat davasını reddeden yerel mahkemenin kararı,  Yargıtay tarafından ikinci kez bozuldu.



Bu ay içerisinde tartışılan konulardan biri de  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül  ve eşi  Hayrünnisa Gül'ün başlattığı eğitim kampanyasına,  Kara Kuvvetleri'nden gönderilen gizli bir yazıyla  "İkinci bir emre kadar destek verilmemesi" iddiaları idi. / Sonuçta her şey aynı şeye işaret ediyor:  Asker siyasete karışıyor  ve  İki başlı bir ülkeyiz.   Bu ülkenin gerçek yöneticileri kim?
Önce "birey" olmadan,  insana ve Ruh'a ait değerleri yüceltmeden ancak havanda su dövülmekte.



Eurovision 2009  4.lüğünden sonra birkaç ay daha Hadise'ye maruz kalacağa benziyoruz.
Ne Örovizyon-muş gerçeken! Hadiseyle yatıp Hadiseyle kalktık bir ara!  Sanki hasretlik çekip çok özlemişiz bu hoş bayanı gibi, şimdi de reklamlarla karşımızda!
Oldukça ucuza getirilmiş, hatta belki de
çekim aşamasında senaryosu yazılmış
basit reklam filmlerinde arz-ı endam ediyor kendisi.


Belli ki Avrupa'dan para kazanmak için Türkiye'ye gelmiş.  Hangi bardan, hangi eğlence yerinden teklif gelse reddetmeden hepsini değerlendiriyor; televizyondaki yarışmalarda sunuculuk yapıyor;  senaryosu ve kalitesine bakmadan paralı reklam filmlerinde oynuyor;  Eurovision'la daha da adından söz ettirmenin kaymağını toplamaya devam ediyor vs.
E daha n'olsun dimi?  Birkaç sene daha yükünü toplayıp sonradan rahat etmek belli ki niyeti.  Müziğe ve mesleğine yaklaşımı ortada olan  böyle bir insan için aylarca  (saçından ayakkabısına, elbisesine,  üstelik müziği bir Aysel Gürel-Sezen Aksu bestesinden apartma olduğu dillendirilen berbat uyarlama şarkısına kadar)  tartışmalar yapıldı ya...  Bu da Türk toplumun  "değer" anlayışını ortaya koymaya yetiyor bence.

(Ek:  Bülend Özveren'den  artık bu milletin kurtulması dileklerimle...)



Ve futbol:  2008-2009  Turkcell Süper Lig Şampiyonu  BEŞİKTAŞ  oldu.
Beşiktaş en son 2002-2003,  ondan öncesindeyse 1989-1992 yılları arasında arka arkaya gelen 3 lig birinciliğinden beri hiç şampiyon olmamıştı.


MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.


6 Mayıs 2009 Çarşamba

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)


Askerlik süresinin uzatılıp, üniversite mezunlarının da er olarak askerlik yapacakları yeni bir düzenlemeye gidiliyormuş.  "Bedelli çıkacak mı?" diye bekleyenlere soğuk duş etkisi yaptı bu.

Biz kendimizi pek bilmeyiz. 1900lerin başlarındaki savaşlarda bütün erkek fertlerin öldüğü bazı aileler vardır Anadolu'da. Yetim ve yoksun büyüyen bu nesillerin acıları hâlâ unutulmamışken, ailesinde tek erkek çocuğu olup da Doğu'ya gönderenlere Allah sabır versin diyorum.


Kabinede revizyon:   Mayıs ayı başında,  hükümet kabinesindeki bazı bakanlarda değişiklikler yapıldı.



Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt  "Bana istihbarat getirecek kurum, benim hakkımda istihbarat topluyor" diyerek yakınmış;  "Devlet hasta!" buyurmuş. Son dönemde iyice su yüzüne çıkan Türk istihbarat örgütleri (MİT, Emniyet, Jandarma, Askeri İstihbarat birimleri,...) arasındaki eşgüdümsüzlük ve çatışmanın devlete zarar verdiği ortada. Kendisi de bunları dile getirmiş.
İyi güzel de, bu hâli tepedeki yöneticiler arası sürtüşmeler ve çıkar çatışmaları yaratmadı mı? Üstüne üstlük emekliliğinde dahi birbiriyle sürtüşmeye devam eden yöneticilerimiz var. Allah sonumuzu hayır etsin. İsteyip de paylaşamadıkları her ne ise artık...


Jandarma eski Genel Komutanı Şener Eruygur, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün çocukları + hem Yaşar Büyükanıt'ın hem de eşinin sağlık raporları ve malvarlıklarını fişlemiş/takibe almış.



"Ütopya üretemeyen bir toplum"  şeklinde Türkleri tanımlayan Murat Belge'nin bir yazısından alıntı yapıyorum aşağıda... Sonrasında kaba saba da olsa bir yorumum olacak.
Genel eğitim sisteminin yetersizliği,  Türk tipi izolasyonizmin temellerinden biri, önemli bir tanesi. Okuma-yazma öğrettiklerimizi aynı zamanda okumaktan nefret edecek gibi yetiştirdiğimiz için,  kitleleri “yabancı etkiler”den korumuş oluyoruz.  Okuttuklarımızı, örneğin üniversite mezunu ettiklerimizi, bu mertebeye gelinceye kadar sıkı sıkı uyarıyoruz. “Türk gibi” düşünmezlerse “vatan haini” olacaklarına (ve bunun gerektirdiği muameleyi göreceklerine) inandırıyoruz.  Böylece “okumuş”ları da “tehlike” olmaktan çıkarıyoruz.
(Murat Belge  -  Taraf, 1 Mayıs 2009)

Popülist ve subjektif yorumum: Nimet Çubukçu'nun Milli Eğitim Bakanı olduğu,  gelenin gideni arattığı bir ülkede,  ütopya bahsi bile saçma.




İnterpol'e göre  Cem Garipoğlu Moskova'da.
Geçtiğimiz günlerde annesi ve kız kardeşi pasaport uzatma talebiyle Moskova'daki Türk Büyükelçiliği'ne gittiğinde, kapıda bekleyen araçtaki gencin oğulları Cem olduğundan şüphelenilince aile hızla uzaklaşmış.
Burada durup hayretimi dillendirmek istiyorum sevgili okuyucularım. Bazı insanlarda nasıl bir rahatlık,  nasıl bir özgüven vardır öyle yahu?

Sen kalk bütün ülke çapında ses getiren bir cinayet işle; ananın babanın üstünde başında maktulün kan izleri tespit edilsin; hakkında İnterpol aracılığıyla arama emri verilsin.. Sense tut büyükelçiliğin kapısına arabanı park et!  E rahatlık güzel şeymiş canım!




Tükürüklerini saçarak konuşmaya devam edip,  içerideyken bile sesini bu kadar dışarıya duyurmayı becerenler var. Arkalarında sağlam  birileri  olmalı.
Halk arasında bir laf vardır,  "Çirkinliği yüzüne vurmuş" diye... Sonuçta Türk tarihi bu adamlarla dolu.



Mardin'de bir düğünevinde katliam gibi olay:  44 ölü ve onlarca yaralı!
Olayın terör değil, aile içi şiddet olduğu söyleniyor. Evi basıp kadın çoluk-çocuk kim varsa taramışlar, karşılarına kim çıkarsa... Sonra da gidip yatsı namazı sebebiyle camide olan erkekleri taramışlar. Erkeklerin önemli kısmının korucu olduğu ailede, saldırının terör odaklı olduğu şüphesi de var. Eğer geride hiç şahit kalmamış olsaydı,  olay kolaylıkla PKK'ya mâl edilebilirdi.
Bu noktada -müsadenizle- bir atasözümüze kulak verelim:
"Dost kazanmaya bak dost,  düşman içinden de çıkar."
İkinci lafımız da, bilinçsizce ve devlet eliyle insanlara silah dağıtanlara, silahın gücünü küçümseyenlere gitsin. Koruculuk sistemi ile,  çok değil daha birkaç hafta önce övünenler vardı.


Osman Paksüt ve eşi Ferda Hanım yine başrollerde! Zaten Ergenekon Davası ile gündemimize girenlerden biri de bu çift oldu. Hayatta adını bilmeyeceğimiz; "orada, Ankara'daki bir yüksek yargıç" olarak tanımlayacağımız bir insanın eşi olan bu hanım, ne kadar Ergenekon yönetimi ile alakalı insan varsa hepsiyle birebir iletişim ve tanışıklık halinde gibi...

İyisi mi hoşuma giden yeni eklentiler ve yorumlarla başka bir başlık altında inceleyelim bu ailemizi.


Mayıs 2009'un diğer gelişmeleri için bkz:

2 Şubat 2009 Pazartesi

RTE  Davos'ta!



Recep Tayyip Erdoğan.  Nâm-ı değer  Davos fatihimiz.
Ne fetih ama!  Adamın Türkiye'ye dönüşü bile ücretsiz metro seferleriyle karşılandı,   "One minute!"  (Van minüt!)  ile  gönüllerde taht kurdu!
Öte yandan bizzat  İsrail'in tepki çeken aşırı hareketleri  ve saldırganlığı sebebiyle  bir facia olarak nitelenmedi bu olay/fevriliği dünyada.

Hatırlarsanız bir ara ülkemizde  "delikanlılığın kitabını yazan"  arkadaşlar türemişti ekranlarda, oturdukları yerden rutin tavır ve hareketleriyle kitap yazardı bu Kasımpaşalı arkadaşlar.  RTE de kışkırtıldığında kolaylıkla o eşiğe yanaşıyor.

Murat Belge şöyle diyor bugünkü yazısında  (1 Şubat, Taraf) :
"Öfkeli ve vakur, öfkeli ve zarif olmak mümkündür."

Başbakanımız bu noktaya artık gereğince yoğunlaşmalı.  Her moderatör krizinde stüdyoyu terk etmemeli.  (Geçen sene NTV moderatörüne ettiği lafları hatırlayın.)  Başparmağını her sinirlendiğinde dikine dikine kameralara sallamamalı... Yoksa İsrail Cumhurbaşkanı Peres'in münasebetsiz benzetmesi (İstanbul'a bombalar yağması örneği)  birgün gerçek olabilir.