sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2020 Pazartesi

  Koronavirüs  (COVID-19)  günlerinde...




"Hiç sevilmemiş bir insan sevgiyle ne yapabileceğini nereden bilebilir ki!"

"İyi bir manipülatör kendini de manipüle eder. Başka türlü yaşayamaz çünkü."

“Uyudum, uyandım,  uyudum, uyandım;  kepaze bir yaşam.”

Kafka  -  "Günlükler"  kitabından



Corona salgın günlerinde #EvdeKal çağrıları yapılır ve kısmi sokağa çıkma yasağı uygulanırken,  aldığım karışık notlar...
Benim gibi zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayan biri için,  başkalarının benzeri bir hayatı çok kısa süreliğine de olsa deneyimlediğini görmek... Adeta bir sosyal deney ortamı,  bir tersine kutuplaşma hali!



Bu arada -elbette- rahat durmayıp bir sürü okumalar yaptım; özellikle İbrani dinler,  eskatolojik  (zamanların sonuna dair) metinler ve geleceğe dair peygamberlikler üzerine...
Sonunda çıktığım yer,  Simon & Garfunkel'in bir şarkısında geçen şu sözlerdi.  İnsanlar  her çağda  duymak istediklerini onlara söyleyeni seviyor,  hoşuna gitmeyen izlere karşı kör olmayı seçiyor.

"Still a man hears what he wants to hear
And disregards the rest.
"



"Nanometrik boyuttaki organizmalara yenik düştük."   MTA

“Bir sinek  bir kartalı salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu.”
  Yunus Emre



Ve maalesef,  "yakında gelir böyle haberler"  dediğim konu da önümüze düşmeye başladı. Korona virüs salgını sonrası evcil hayvanlar sokağa atılmaya başlamış.  Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  "Hayvandan insana Koronavirüs bulaştığı yönünde bir veri yok"  dese de,  hem tuvalet için dışarı çıkamayacaklarından  hem de ekonomik sebeplere eklenen yaygın bulaşıcı histeri / korku ruhuyla,  olan yine bu masumlara oldu.

Özellikle köpekler "aidiyet" duygusu güçlü canlar olduğundan, bazısı sahiplerinden ayrılınca depresyona giriyor, yemeden-içmeden kesiliyor. Bakamayacaksanız almayın lütfen.  Bir can bu;  heves değil.

Eğer bu yaşananlar bize hayatın, ailenin,  iyi komşular sahibi olmanın değerini hissettirmiyor ve küresel olarak bir şeylerin beklenmedik şekilde ne kadar hızla değişebileceğinin altını çizmiyorsa, tüm bunları kavrayamıyorsak,  o zaman aklımızı başımıza ne getirecek ki?


Charlie Chaplin  -  A Dog's Life  (1918)



EDIT:  Takvimin 11 Nisan'ı göstermesine saatler kala, ani bir "Son Dakika" gelişmesi ile  "2 gün sokağa çıkma yasağı"  uygulamasına geçildiğini öğrendik. Ve bir anda dışarıdan gelen sesler,  hop n'oluyoruz derken... Bir de baktık ki sokaklar insan seli!  Bakkal, fırın, Tekel bayi ve market önleri full dolu.  "Sosyal mesafe"  hak getire!  Maske takma deseniz yarı yarıya  (bile değil). Kavga görüntüleri, yumruklaşanlar, benzin istasyonlarına akın edenler... Anlayacağınız;  milletçe bal kabağına dönüşmeden önce silme bi koronalandık. Velhasıl:  COVID-19, veya görünür-görünmez düşmanlarla mücadele edebiliriz belki.  Ama içimize işlemiş ciddiyetsizlik ve lakaytlıkla başa çıkamayız.



16 Ocak 2013 Çarşamba

 Life of Pi  /  Pi'nin Yaşamı


Cumartesi günü full dolu büyük bir sinema salonunda en arka koltukta, üç boyutlu (3D) olarak izlediğimiz filmdi. Salona girerken bize verilen gözlüklerin camları o kadar kirliydi ki, zaten normalde de gözlük takan biri olarak o buğulu camlarda önümü görmem oldukça zorlaştığından, film başlayana dek bulduğumuz mendillerle temizlik yapmak durumunda kaldık.

Life of Pi, etkileyici görselleri olan fantastik bir macera filmi. Yann Martel adlı yazarın 2001 yılında basımı yapılmış aynı isimli romanından uyarlanmış sinemaya. Kitabın Man Booker Roman Ödülü aldığını da söyleyeyim.

İman  ve  inanç,  eserin kurgusunda önemli bir yere sahip.
"Şimdi elimizde iki hikaye var:  Birincisi izlediğimiz hikaye. Pi'ın kaplanla beraber yaşadığı maceralar, büyülü ada ve orada yaşadığı mucize... Tanrının Pi'ın sesini duyması ve onu kurtarması.
İkincisi ise Japonlara anlattığı, güya yalan olan hikaye. İnsanların birbirini yediği, öldürdüğü... Kötülüğün ve pisliğin doruklarında yaşandığı hikaye. Aynı Pi'ın babasının inançsız olmasına sebep olan olaydaki gibi, Tanrının tüm bunlar olurken kullarının sesini duymaması.

Yazarı Tanrıya inandırma iddiasıyla ortaya çıkan, ama yetişkin Pi'ın "Ben hikayemi anlatayım, sen istediğine inan" diyerek başladığı hikaye çok harika bir yere bağlanıyor."
(bugunku antremanda goz dolduran futbolcu.  #31710870, Ek$i Sözlük)


(Salondaki huysuzluk yapan 4-5 yaşlarındaki bir çocuk yüzünden, ikinci yarıda filmle olan alakam büyük ölçüde zedelendi maalesef.  Bazı ana-babalar gerçekten ne kadar rahat?!)

   Sinema'dan  söz açılmışken,   son yıllarda beni en çok etkileyen  film  CLOUD ATLAS  oldu.


İyi seyirler!

8 Ocak 2013 Salı

  EVLİLİK   (Çelik-Çeliknaz Birlikteliği)


Bir Bakanımız, "EV'lilik ve Aile kurumu" güzellemeleri yapmış gene...

Evlendirerek aile kurumuna katkı!  Hem de Çelik-Çeliknaz üzerinden?  (Akıl-Fikir)



Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı  (ASPB)  Fatma Şahin,  Twitter'da şöyle yazdı:
Aile kurumuna verdikleri değerle ödül alanlar: Arçelik'in evlenen reklam kahramanları Çelik-Çeliknazlı kampanyası.


(Aile bağlarına verilen değerin, sürekli EV'lendirilerek artırıldığı bir ülke!  Yeter artık bu kurum bu kadar evliliği kaldıramıyor  anlasanıza!
Sanki kültürümüzün bu konuda bir eksiği varmış gibi; bir de ekranlar üzerinden "Evlilik furyası" canlı tutuluyor.)

"Mensubu olduğumuz toplumda en güçlü kurum aile'dir"
gibi bir sözü vardı Hakkı DEVRİM'in. "Siyaset, Merkez Bankası, ekonomi, silahlı kuvvetler filan değil  Türkiye'nin temeli Aile'dir."


Bu arada Bakanlardan söz açılmışken,
Kültür ve Turizm Bakanı  Ertuğrul Günay,   Brad Pitt'in başrolünü oynadığı
Killing Them Softly  için  "O filmi görmeyin!"  demiş.
"Filmden çıkmayı bile düşündüm. İğrenç, iğrenç! Bu kadar yüz kızartıcı diyaloğu hayatımda duymadım. İnsan eşiyle film seyrederken rahatsız olabilir mi?  Ben oldum. Bu sanat değil."

Doğrusu benim de iğrenerek sinema salonundan çıkmak istediğim bazı örnekler olmadı değil. Yine de... "Eşinle film izlerken rahatsız olduysan, en kısa zamandan boşanın derim.  Ona değil evlilik, arkadaşlık bile denmez."  (@eraysecginli)


Can sıkıntısından bir ara Evlilik üzerine bazı Sorular sormuştum:
  1. Erkekler neden baba olur ve neden eşleri hamileyken başka kadınları taciz eder/onları hamile bırakır?

  2. Bunlar açığa çıkınca annenin, ailenin ve asıl çocuğun hali ne olur?  Bu mevzu bir sürü edebi eserin demirbaş konusudur ve asla zamanla değişmez.

  3. Adeta "Hayatın amacı"na dönüşmüş Evlilik goygoycusu kültürümüz, "Doğru Eş Seçimi" üzerinde neden çok az kelâm eder acaba?


"Biz Çiftleşme ve Üremenin kadın ve erkek olmaya yettiğini düşünüyoruz. Aynı eve tıkılmanın da yuva kurmak olduğunu."

(Markar Esayan.   'Alfa erkeği ve biz...'
21 Ekim 2012, Taraf)


...........
Sevgi ve Saygının ne olmadığını çoğu zaman anne-babalarımızdan öğreniyoruz.  Evlilik ve Aile,  sanki bir hayal kırıklığı jeneratörü.




"Anne Baba Çocuk ve Uzaktan kumandadan oluşuyor artık çekirdek aile!"


Şu masallardaki padişahları da anlamadım. Adam kızını vercek sınav yapıyor. Sanki ÖSYM'sin amk.

"Bana kendinizden bahseder misiniz?" evlilik programı baş soru cümlesi. Cevaplardan bi şey çıkmıyoo sanki!

Orta sınıf bir ailenin düğüne harcadığı parayla, evlenen çiftin belki 5 yıl kesintisiz havyar sushi vb. şeklinde beslenmesi sağlanabilir.




"Evlilik nedir?" üzerine sürreal bir yaklaşım galiba yandaki foto   :)

Neyse... En iyisi yazının başındaki Bakanımızın yaptığı gibi, Çelik ve Çeliknaz çiftine bir ömür boyu mutluluklar dilemek galiba..   Hayırlısıyla inşallah 3 tane Çelikcan'a da hayat verirlerse, Gönüllerdeki Aile Kurumu Jüri Özel Ödülü kesin onların!
    (bkz: "En az üç çocuk doğurun!")


28 Kasım 2012 Çarşamba

 Bir video ve bendeki çağrışımları

Geçen gün bir videoya denk geldim,  Twitter'da paylaşılmıştı sanırım. Biraz yazmak istedim.


Video linki:  (1) veya (2)

Uyku sorunları yaşayan biri olarak dün gece sabaha karşı defalarca izledim bu çekimi.  Bendeki notlar şöyle:
  1. Adnan Oktar, efsanevi bir aktör olabilirmiş. En zor karelerde bile ısrarla bir jön.

  2. Bir kez daha anladım ki; erkek cıvıtmadığı sürece, isterse masada sadece 1 erkek ve çok sayıda şen şakrak kadın olsun, sonuç cıvıklık olmuyor.

  3. Kendimi bildim bileli, "oyun havası" denen şeye tahammülüm çok düşük oldu. Kısa ve net, tartışmasız. Çocukluğumdan beri düğünler işkence gibi oldu bu yüzden bana. Ve ilk defa, bu videoda çalan parçayı iki dakika süreyle sıkılmadan, öff'lenmeden, sesi kısmadan, kaçmadan dinledim.  İlktir.  Not düşmek istedim.

    Özellikle son günlerde Fazıl Say'ın da katıldığı "Arabesk" taşlamasıyla, sürekli müzik türlerinden bahsediyor, yaftalıyor-bölüyor-çarpıyoruz ama pek enstrumanlardan, notalardan, eser içi zıtlıkların uyumundan bahsetmiyoruz. Yaptığımız hiç bir tartışmanın hakkını vermiyoruz aslında.

    Mesela son yıllarda Cezayir ve Mısır kökenli öyle müziklere denk geldim ki, Arabesk olduklarına inanamadım! Aşina olduğumuz arabesk bu değildi çünkü.  Bizdeki arabesk tınısı, İbrahim Tatlıses'in sözleriyle "tencere-tava sesi gibi" eserler...  Veya Arabik soslu ağıtlar/ulumalar...

    Avrupa'da bazı alternatif grupların arabesk çalgılarla seslendirdikleri ilahi-ağıtlar var, Catherine Braslavsky-Joseph Rowe çifti gibi.  Veya benim düşsel dünyamda özel bir yeri olan Fransız besteci Debussy'nin Arabesk adını verdiği piano sonatları vardır.  Klarnet ve piano ile icra edilen klasik müzik eserleri vardır.
    Yeri geldiğinde buraya eklemelerim sürebilir.

  4. Ortadoğu esrarengiz bir evren, çok acayip yetenekler-kaynaklar var,  bizse döne döne hep aynı lafları ediyoruz.
    20'li yaşlarımda diyordum ki, eğer gerçek bir sinemamız olsaydı ve sinema sektörümüz, Hollywood'daki gibi yetenekleri keşfetme hikayelerimiz de olur muydu?  Ne zaman sinemamızda Sultanlar ile Tek adamlar dönemini bitirip bu yelpazeyi ve gökkuşağını açacağız?

  5. Son günlerde öyle bir çizgideyim ki, hem düşüyorum hem de ümitliyim.  Karamsarlık ağır gelmeye başladığında bu videoyu açıp izliyorum, dağılıyor.
    Şimdi hep birlikte  -sessizce-  söyleyelim:
    "Angara'nın bağları da büklüm büklüm yolları
    Ne zaman serhoş oldun da galdıramıyon golları?
    "

19 Kasım 2012 Pazartesi

 İSRAİL / ISRAEL


Doğu Akdeniz kıyısında küçük, dar bir toprak parçası.  Yüzyıllar,  hatta binyıllardır

"Bu toprak benim  / This land is mine,
Tanrı onu bana verdi  / God gave it to me"


diyerek halkların sahibi olmak için birbirini kestiği bir ölüm diyarı.

Bu çizgi videoda tarihi özet geçilmiş:



http://youtu.be/4pKMV6e5kEo


EDIT:   "Jewish Voice For Peace"  organizasyonu tarafından hazırlanmış bir animasyonu da eklemek istedim.  Bu videoda İsrail'deki Filistinlilerin durumu ve mülteciler sorunu işlenmiş.  Dili İngilizce.  Bir ara içinde geçen bazı kelimeleri ekleyerek izleyenlere kolaylık sağlamaya çalışabilirim.



4 Temmuz 2010 Pazar

 Anna Nicole Smith


90'lara dair  en güzel şeylerden biri.  Ortaklaşılan bir sarışın:
Anna Nicole Smith.
Bugüne dek popüler olmuş diğer Playboy yıldızlarından farklı olarak, o hem etine dolgun bir kadındı hem de gerçekten güzeldi. Etkileyici bir yüzü vardı bir kere, diğerlerinden farklıydı. Fotojenikti ve ilginç (dikkat çeken)  bir hayatı oldu.
Guess marka kot reklamları ile hızla ünlenmiş; geç dönem 80'lerine ait olmasıyla, o yıllarda çocukluk-ergenlik geçişini yaşayanlar için unutulmaz olmuştur.
İlerleyen yıllarında o da Hollywood ve tesirindeki dünyada egemen olan 'Madamizm ekolü'nden ('pillow face') etkilenmiş, botoks ve türevlerinin gölgesinde ilk çıkışındaki doğal halinden uzaklaşmış, adeta plastik bir ucubeye dönüşmüştür.
Bu yazımı kendisine ithaf ediyorum.




-Çok lazımsa eğer-, gerçek adı 'Vickie Lynn Hogan'.
28 Kasım 1967'de  Texas'ta dünyaya gelmiş.
Bir ailenin tek çocuğu.
Annesi ve babası daha 2 yaşına girmeden ayrılıyor ve annesi ile akrabaları tarafından büyütülüyor. Annesi Virgie'nin başka evlilikleri oluyor filan...






















Yüksekokula devam ederken henüz 15 yaşına gelmeden okulu terk edip kendi yoluna gidiyor.
Çeşitli restoranlarda filan çalışmış,  garsonluk yapmış...
18'indeyken çalıştığı yerde tanıştığı ahçı Billy Wayne Smith ile evleniyor ve bir oğlu oluyor.  ('Oğulları' diyemiyorum maalesef, zira çocuk henüz 2 yaşına basmadan çiftler resmi olarak boşanmasa da ayrılmışlar.  Yani Anna yine kendi yoluna gitmiş.)



Gene çeşitli restoranlarda çalışmış. Bir ara egzotik dansçılığa başlamış. Konuşma ve modellik dersleri alıp yavaştan bu tarz işlere bulaşmış.

Yanda kendisine büyük şöhret kazandıran Guess marka kot reklamlarındaki ünlü pozunu görüyorsunuz.



(Resimlerin üzerine tıklatarak büyütebilirsiniz.)




























Haziran 1993'te Playboy kapak kızı oluyor. Bu çekimlerdeki diğer fotoları buraya koyamıyorum maalesef, Blogger'daki  adult (yetişkin) içeriğe girdiğinden ötürü :(

Kronolojik olarak Guess Jeans işi mi önce, yoksa Playboy mu bilemiyorum ama herhalde birbirine yakın zamanlar olsa gerek.


(Hayalim, dilediğimde bu tarz fotolar ve materyallere yer verebileceğim yeni bir site oluşturmak. Bunun için gerekli teknik bilgi ve parasal sorunlar bla bla...)
























Galiba bütün bunlar henüz olmadan, 91'de bir striptiz klübünde çalışırken; ben diyeyim 'yaşlı milyarder' siz deyin 'yaşlı kart zengin' Howard Marshall ile karşılaşıyor. Tanışıyorlar. İlişkileri boyunca Marshall ona bol bol hediyeler alıyor, sürekli arıyor ve kendisiyle evlenmesini istiyor.

Sonunda Anna ilk eşinden resmi olarak boşanıyor ve bu zengin adamla evleniyor.
  (Haziran 1994)


Ve bu tarz bi sürü fotoğraf çektiriyorlar. Yandaki gene kötünün iyisi.  Kendisini yaklaşık olarak bu zamanlarda bırakmış olduğumdan ve benim için "öncesi" ile var olduğundan; sonrasında ne yaptığından pek haberim yoktu. Bu yazıyı hazırlarken araştırıp öğrendim ki 1 sene sonra yaşlı adam ölüyor filan... Amansız bir miras davası başlıyor Marshall'ın oğlu ile Anna arasında.



Bir de bu kadının şöyle bir enstantanesi vardır bizim televizyon hayatımızda:

       Özel kanallar start alıp Show TV'nin kırmızı noktalı yayınları başladığında,  hem o erotik film kuşakları  hem de aralarında çıkan -0 900'lü-  paralı telefon hatlarının dönen reklamlarında bol bol bu sarışın afetin filmlerinden sahneler izlemeye nail olmuştuk. Hatta Korcan Karar'ın sunduğu asparagas habercilik yapan Şok isimli atv programında (yönetmeni Alper Mestçi'dir. Efsanevi Shockhaber sitesinin kurucusu, sonradan Zaga ile Şahan Gökbakar'lı tv programlarını hazırlamıştır)  kendisi ile ilgili şöyle bir haber verilmişti:
"Anna Nicole Smith adlı meşhur sarışın Amerikalı yıldız,  yılın belli dönemleri sırf eğlenmek için Edirne Genelevi'ne geliyor  ve  amme hizmeti yapıyor!"
Fotomontajla kes-yapıştırlı bir haberi piyasaya sürmüşlerdi. (Evet evet, sigara paketlerindeki folyodan gümüş elde eden aleti icat eden de yine bu programdı!)


Millet bu haberi acayip ciddiye alıp Edirne'ye sefere çıkmışçasına; "görülen lüzum üzerine" dönemin Edirne Valisi de çıkıp açıklama yaptı: "Genelevimiz bünyesinde böyle bir hanım çalışmamaktadır"  deyu!
  (Private Sözlük'ten mr joker'e teşekkürler...)





TV şovuna başlıyor.
2 sene kadar  The Anna Nicole Show'u  yapıyor fln...


O bol şişkin ve berbat makyajlı fotolarını buraya koymadım dikkat edersiniz.






2006'da Allah bağışlasın bir kızı oluyor. Hastaneye yeni doğan kardeşini görmek için gelen oğlu Daniel aniden 20'sinde ölüyor. Otopsi şudur budur... Oğlunun ölümü fazlasıyla yıkıcı olmuştur herhalde.
Bu arada bir 'babalık davası' başlıyor. Bir yanda avukatı ve sevgilisi olan Howard K. Stern 'benim kızım' diyor, diğer yanda foto muhabiri midir neyim olan Birkhead  'çocuk benim' diyor... Bir de  Zsa Zsa Gabor'un son eşi var işin içinde!...


Oğlunun ölümünden 4-5 ay kadar sonra bu kez Anna Nicole'ün Hollywood'daki olaylı ölüm haberi geliyor.   (8 Şubat 2007,  yaş 39)

İlaçlar, haplar, otopsiler... Benim asıl ilgimi çeken, yıllarca miras mücadelesi içinde olduğu Marshall'ın oğlu E. Pierce Marshall'ın ölümünden sonra sadece birkaç ay yaşaması...
Üstelik geride mirasını bırakacağı sevgili oğlu da yok.





Miscellaneous:

* Ölümünden sonra bulunan günlüklerinde,  seksten nefret ettiği yazıyordu.  (bkz.1)  (bkz.2)  (bkz3)


* Çok genç yaşta yaptığı evliliğinden bir aile fotoğrafı.

(Makyajın ve ışıkların kadını ne kadar değiştirdiğine ufak bir örnek.)




* Yandaki görselde bir örneğini verdiğim gibi,  kendisinin ilk hallerini beğendiğimi özellikle tekrar belirtmek isterim.

* Aşağıda anısına yapılan bazı videoların linklerini veriyorum.  Eklemelerim devam edebilir:






27 Haziran 2010 Pazar

 GÜNDEM  (Haziran 2010)-I

.
Başbakan Erdoğan,  son dönemde Türk dış politikasında  eksen kayması  olduğu yönündeki eleştirilere cevap verirken, Mehmet Akif'e atfen şu iki mısrayı okudu:

Türk Arabsız yaşayamaz,  kim ki "yaşar" der, delidir!
Arabın,  Türk ise hem sağ gözü hem sağ elidir.



İran'la imzalanan  Uranyum anlaşması,
eksen kayması iddiaları,
ve ardından gelen bu RTE şiir paylaşımını,
Penguen'in ırkçı kapak karikatürü  izledi.





Ergenekon Davası   birden hareketlendi.  Bu hareket,  tahliyeler ve salıvermeler şeklinde oldu.  Başbakan ve Dış İşleri Bakanı,  dış dünyaya karşı Mavi Marmara  isimli Türk gemisine yapılan  İsrail saldırısının gayrimeşruluğunu savunmak  ve  Birleşmiş Milletler'in soruşturma komisyonu kurması  için lobi oluşturmak ile meşgulken;  içeride ipler koptu.
Madem ki suçsuzdu bu insanlar,  ne diye bu kadar zaman tutuklu kaldılar? Ve fakat haklarında ciddi deliller olduğu da söyleniyor?  Salıverilme sebepleri olarak,  konumları itibariyle ülkeden kaç(a)mayacak kişiler olmaları  ve mahkeme sürecindeki iyi halleri öne sürülmüş.
Başından beri belirsizliklerle dolu bir dava.



Yargıtay karar verdi:  İlhan Cihaner'in tahliyesine...
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde "Ergenekon terör örgütüne üye olmak" suçlamasıyla yargılandığı dava ile "Görevi kötüye kullanmak", "Evrakta sahtecilik" ve "İmar kirliliğine neden olmak" iddialarıyla yargılandığı davanın birleştirilmesine karar verdi. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı, birleştirme kararının ardından her iki davada tutuklu tüm sanıkların tahliyelerini talep etti.  Mahkeme,  savcının talebine uydu.


Ergenekon  tahliyeleri  henüz daha yeni başlamıştı ki,  Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile başlamış nispeten sakin süreç tekrar dalgalanmaya  ve
şehit haberleri  tekrar gündeme boca edercesine gelmeye başladı.
Haberleri izlemek artık yürek genişliği istiyor.

Son kertede,  Mahmur Kampı'ndan dönen grup içerisindeki tutuklamalar ve Samsun'da  Ahmet Türk'ü yumruklayarak burnunu kıran şahsın da yargı kanalıyla serbest bırakılmasıyla;  adına  Kürt Açılımı  denen,  ama tam olarak neyi içerdiği veya neyi açtığı kamuoyunda anlaşılamayan süreç de bitmiş gözüküyor.  Bu konuyla ilgili ilerleyen günlerde ayrıntılı bir yazı yazmayı düşünüyorum.  Burada iki makaleden alıntı yapmakla yetineyim:

"Herhalde açılım da böylece fiilen bitmiş oldu.
Bizim hükümet dünyaya nizamat vereyim derken  ülkesinde yönetimin kontrolünü tümden elinden kaçırmış gibi gözüküyor.
Verdiği sözü bile tutamayan bir siyasi iktidar,  ülkeyi nasıl yönetecek?"
(Galiba bitti.  Ahmet Altan - 18 Haziran 2010, Taraf)

"Sanıkların duruşmalar sırasındaki davranışları gözönüne alınmış.
Mahkeme heyetine  "Ben sizi tanımam"  diye diklenen Celal Bayar tutulmuştu da,  ezilip büzülen,  "Arz edeceğim reis beyefendi"  diye alttan alan  Adnan Menderes niçin bırakılmamıştı peki?
"Kaçar" diye herhalde..."
("Filim" ve "artizler".  Engin Ardıç - 24 Haziran 2010, Sabah)




Türkiye'de Hukuk
Türkiye'de yargı ve hukuk alanı da siyasi kamplaşmadan fazlasıyla nasibini almakta.  Hani zaten kamp tarzının en egemen olduğu alanlardan biriydi hep buralar ama  uzun yıllardır bu kadar indirmemişti hiç maskesini.
İnanın takip etmekte güçlük çekiyorum.  Statükonun siyasi kanadı olan CHP, beklenen muhalefeti yeterince yapamıyor olacak ki  boşluğu doldurması için Yargı kurumlarına emir-demir verilmiş gibi.
Özellikle  Anayasa  konusu aldı başını gitti.  Yazık! Koca koca okumuş, isimlerinin önündeki çıkıntılar ve makamlarıyla mağrur adamlar acınacak haldeler.


ve  SİNEMA


Şu ara vizyonda birbirinden farklı bir sürü film gösterimde.  Havalar yaz ortasında yağmurlu ve dengesiz.  Buna rağmen karar verdik ve arkadaşlarla Sex and the City2'ye gitmek için yola çıkmışken kendimizi  Pers Kralı'nda bulduk  (Prince of Persia  The Sands of Time).  Ankara Kentpark'taki  görece muhteşem rahat koltuklar ve özlenesi sinema salonunda... Tavsiye edebilirim.



12 Mart 2010 Cuma

 Ermeni Soykırımı'nın Ön Kabulü

"Ermeni Soykırımı iddiaları ile ilgili karar tasarısı, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi'nde  kabul edildi."  4 Mart 2010  Perşembe
(23 evet, 22 hayır.)
...
Aslında oylamanın son dakikalarına yaklaşırken, hayır'lar iki üç adım daha öndeydi. Haber kanallarında alt yazılar göze çarpıyordu: "(Hillary) Clinton, tasarının geçmemesi yönünde tavsiyede bulundu."

Perşembe gecesinde bu oylama anlarının sonlarına doğru yaklaşırken, Ntv'de Çiğdem Anad  adeta bir milli futbol maçını sunuyormuşçasına heyecanlı, ama haberci jargonuyla konuşmaya da özen göstererek büyük mutluluk ve mağruriyetle Amerika Büyükelçimiz Namık Tan'ı ilk elden tebrik ediyor ve maçın skorunu adeta ilan ediyordu. Namık Tan'sa biraz daha temkinli ve soğukkanlılığını muhafaza ederek ilk tebrikleri karşılamaya hazırlanıyor gibiydi.
Ne var ki  "son dakka golüyle"  evet'ler öne geçti ve bu ön tasarı kabul edildi. Şimdi tasarının Temsilciler Meclisi Genel Kurulu'na sunulması gündemde. Ve gözler Obama'nın  24 Nisan  konuşmasına çevrilmiş durumda.


Kararın ardından Türk liderler esip gürlemeye başladı. Daha önce, "Bu toprakların tarihinde Haç/çarmıh diye bir şey yoktur. Tarihimiz dini tolerans üzerine kurulu"  *  diyen  Dışişleri Bakanı  Ahmet  Davutoğlu,  bu kez de
"Gayrı ciddi, komik oylama"  dedi. Washington Büyükelçisi Namık Tan  Türkiye'ye geri çağrıldı.  RTE  ise  "Şimdi bu durumda Ermenistan mı kazandı  yoksa ABD mi"  diye sordu-çıkıştı.


Ardından Ermeni soykırımı tasarısı bu kez İsveç Parlamentosu'nda kabul edildi.  Duyduğumuza göre bu kez de  İsveç Büyükelçimiz  geri çağrılmış.
Bu gelişmeleri ve verilen tepkileri Ntv'deki Basın Odası'nda yorumlayan Kürşat Bumin, "Yahu biz ne kadar maddiyatçı toplum olduk!" diyordu. (Muhtemelen, imzalarsanız sizden silah almayız, şu şu malları almayız, şunları kullanmanıza izin vermeyiz tarzı tepkiler nedeniyle...)

Mutlaka çok şeyler yazılıp söylenmiştir. Ben daha sükunetle söylenenleri tavsiye ederim:
  • "Ahlaki tepkimiz yok mu?"  İsmet Berkan - 5 Mart 2010 Radikal
  • "Yalanlar"  Ahmet Altan - 10 Mart 2010, Taraf
  • Bir film. Ermenilerle ilgisi yok.  II. Dünya Savaşı'nda  Fransa'daki bazı Yahudileri katletmek ve mallarının üstüne konmakla suçlanan, ilerleyen takip edildiği yıllarda bazı Katolik Kilise örgütleri tarafından korunan bir adamın yaşlılık hikayesi:  The Statement  (2003)
    Dini kurumların nasıl örgütlü haydut yuvasına dönüşebileceğini de gösteren iyi bir film.  Ben özellikle baş rol oyuncusu Michael Caine'e olan saygımdan ötürü izlemiştim,  kesinlikle zaman kaybı değil.

* (Vakit bulduğum bir ara bu büyük önerme hakkında da yazmayı isterim, gerçi baba bir konu ama neyse.)

21 Ocak 2010 Perşembe

 GÜNDEM  (Aralık 2009-Ocak 2010)-I

(Daha önce de dediğim gibi,  2009'un Aralık ayı benim için paranla rezil olma ve  Sağlık sorunları ile dolu zamanlardı.  Bu olumsuzlukların diğer tarafındaysa arkadaşlıklar ve sohbetin olumlu etkisini,  danışarak edinilmiş etkili fikirlerle yol almanın avantajlarını yaşadım.  Bu yoğun tempoda ülkenin genel gündemini baya bir ıskaladım,  sıcak takip edemedim.  O kadar çok olayın yaşandığı o kadar hızlı bir aydı ki!  (Zaten Türkiye'de Gündem o kadar hızlı değişiyor  ve o kadar şıpsevdi bir Medya anlayışı var ki!)  Burada ancak kısa başlıklarla aktarmaya çalışıyorum  Aralık ve Ocak ayına dair hatırladıklarımı. Kalanlar daha sonra...)
__________________________________________________________



RTE  ABD'de!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Aralık başında ABD ziyaretinde bulundu. Başbakandan gayrı Dış İşleri ve daha pek çok resmi heyet de ABD yetkilileri ile görüşmeler yaptı.

"Demokratik açılım" denen geçiş dönemi piyesinin oynandığı şu günlerde gerçekleşen bu ziyarete, muhalefet var gücüyle veryansın etti.

(Kişisel bir düşüncem:  A veya B Partisi'nden çok,  siyasetin üslubu önemlidir. Ki bizdeki bu üslubun üslupsuzluğu değişmedikçe, aynı tas aynı hamam günlerimiz devam eder görüşündeyim.)


Ersöz'e ateşli saldırı
Ergenekon soruşturmasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün tedavi gördüğü hastanede, havaya ateş açan Erhan K. isimli bir şahıs yakalandı.

(Ergenekon Soruşturması da Susurluk Soruşturması'nın zamanında girdiği yola girmiş gözüküyor. Gün geçmiyor ki yeni bir belge-bilgi bulunmasın veya medya tarafından her gün yeni ve karmakarışık bilgiler kamuoyuna boca edilmesin... İntihar edenler, zanlılara saldıranlar, ölü bulunan şüpheliler, cezaevinin ön kapısından girip arka kapısından çıkanlar... Gene bir piyesle karşı karşıyayız muhtemelen.)



Çakıcı'dan  Ergenekon yorumu
Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve Türkbank ihalesine fesat karıştırmak suçlarından 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Alaattin Çakıcı, duruşması sırasında söz alarak:  "Temiz eller operasyonu yapılırsa Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel de yargılanmalıdır. Ben bir espri yapacağım. Fındık faresinin biri içip kafayı bulunca, 'Kediyi bulup getirin derisini yüzeceğim' demiş. Bazıları devletin zırhını alınca kendisini aslan zanneder;  zırh düşünce fındık faresi olur. Ergenekondakiler yargılanıyorsa onlara emir veren Cumhurbaşkanı, Başbakan da yargılanmalı. Tansu'yu da getirsinler. Onlar Ankara'da ben F tipindeyim"   demiş.


Fehriye Erdal  öldürüldü mü?
Bir istihbarata göre, Sabancı suikastının kilit ismi Fehriye Erdal öldürüldü ve bir Balkan ülkesine gömüldü. Belçika polisinin göz hapsinde olmasına rağmen uzun süredir kayıpmış zaten.

(Sabancı Suikastı:  1996 yılında, Sabancı kardeşlerin en küçüğü Özdemir Sabancı ile ToyotaSa Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe silahlı saldırı ile Sabancı Center'da öldürülmüştü. Suikasti Fehriye Erdal, İsmail Akkol ve Mustafa Duyar'ın  terör örgütü  DHKP-C  adına işlediği duyuruldu.

Mustafa Duyar, cezaevinde iken Nuriş kardeşler (Karagümrük Çetesi) tarafından kafası kesilerek öldürüldü. İsmail Akkol ve Fehriye Erdal'ın ise nerede oldukları bilinmiyor. Fehriye Erdal daha önce Belçika'da yargılandığı davada iki yıl hapis cezası almış,  ancak sonradan cezası ertelenmişti.
Konu hakkında Mehmet Altan'ın bir yazısı için:  bkz)



Cevizoğlu'nun  İstifası
Kasım 2009 gündeminde, Hulki Cevizoğlu'nun siyasi düzleme ani çıkışını müjdelemiştim.  (bkz)
Çiçeği burnunda Genel başkan, daha dün bir bugün iki demeden  istifa etti  ve şu açıklamayı yaptı:

"Bir partide bir genel başkan olur. Yasa dışı genel başkanlara tahammülüm yok. Buna Rahşan Ecevit'i kuşatan kişiler neden oldu. Rahşan Hanım da bu konuda daha dirayetli olabilirdi. Bu çift başlılık konusunda iki kez uyarı yaptım,  üçüncüde istifa ettim."

Cevizoğlu'nun 39 gün süren genel başkanlık görevi sonrası bir grup arkadaşıyla partiden istifasının ardından  DSHP Kurucular Kurulu, Rahşan Ecevit'i genel başkanlığa getirmiş.

(Sonuçta  Rahşan Ecevit'in  gölge bir partiyi ne kadar arzuladığı  taa  DSP zamanından,  rahmetli Ecevit'in sağlığından beri belli olan bir durum.  Çok da ayrıntısına girmeye gerek yok, düzenli takip edenler bilir.  Hulki Bey,  Rahşan Hanım'ın bu dile getirilen  ve  bariz şekilde göze batan yaklaşımlarından habersiz olarak yeni parti işine girişmemiş olduğuna göre  -bu kadar okuyan ve sıkı takip eden bir gazeteci-,  şimdi neden bildik beylik sebeple ayrılmış acaba?)



Patrik  ve  Davutoğlu
Patrik Bartholomeos, ABD'de katıldığı bir tv programında, "Kendisinin temel hak ve hürriyetlerinin çiğnendiğini" söylemiş ve muhabirin sorusu üzerine: "Türkiye'de kendini çarmıha gerilmiş gibi hissettiğini" onaylamış. Suni gündem yaratıcısı medyamız da bunu kör gözüm parmağına şeklinde servis etti.

Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu,  bu gelişmeler sonrası:
"Tarihimiz dini tolerans üzerine kurulu"  ve  "Çarmıh benzetmesini son derece talihsiz bir benzetme olarak telakki ediyoruz. Bizim tarihimizde hiçbir zaman çarmıh olmamıştır ve olmayacaktır da. Bu benzetmeyi gerçekten kendisinin olgun şahsiyetiyle bağdaştıramadım"  demiş.

(Aslında üzerinde epey durulacak konular bunlar.  Son birkaç yıldır Hıristiyanlık üzerine de programlar yapan Hulki Cevizoğlu'nu,  ne yapmaya çalıştığı belli olmayan ve zihinleri bulandıran biri olarak görüyorum.  Daha önce de söz verdiğim gibi, zaman bulduğumda Hulki Cevizoğlu üzerine geniş bir şahsi değerlendirme yapmayı,  bir de din ve kimlikler konusundaki resmi tutum hakkında şu olay üzerinden bir yazı yazmayı istiyorum.)



Avatar
Ocak ayında vizyonda olan filmlerden biri...
Gidip sinemada izledim. Beğeneceğini umduğum arkadaşlarıma da tavsiye ettim. Ancak onlar hala daha Cem Yılmaz'ın paket program halinde sunduğu komedi filmleriyle eğleşiyorlar.




Bu dönemin diğer güncel gelişmeleri için bkz:

23 Aralık 2009 Çarşamba

 TAKVA


Yanlış hatırlamıyorsam 2006 sonlarında vizyona girmiş, 2007'nin başlarında konuştuğumuz bir filmdi Takva. Vizyondayken kardeşimle izlemişken bir de geçenlerde televizyonda denk geldim. Sözlük yazarlığı yaptığım dönemde Takva ile ilgili yazmış olduklarımı bu vesileyle bloguma da aktarmak istedim;  burada eski-yeni Türk filmlerinden de bahsediyorum sonuçta.

Bence bu filmin en dikkat çekici ve başarılı özelliği, Türk Sineması'nda nadiren olan  (belki de ilk kez) İslam veya din üzerine çekilmiş bir filmdeki dini sahnelerin nispeten sırıtmaması, komik durmaması ve özellikle bazı kareleri ile ibadetteki huşuya yakınlaşması idi.


Film bir bütünlük sergilemiyordu.  (Kendimi ukala gibi hissettim bir an. Hangi ara  "sinema eleştirmeni"  olmuştum ki!)
Neyse efendim  konumuza dönelim.
İçerisinde sanatsal, farklı ve zihni meşgul edici unsurlar barındırmakta idi TAKVA.  Muharrem'i canlandıran baş rol karakter oyuncusu  Erkan Can  bu filmde çok iyi oynamıştı. O kadar ki, sanki gizlice bu adamın evine kameralar yerleştirilmiş;  bize de sinema niyetine biraz sanat biraz maneviyat sosuyla bezenmiş bu görüntüleri izletiyorlar gibiydi.

Filmin senaryosunda, Türk Sineması'nda genelde çok düşülen bir hataya tekrar düşülüp  karakterler arasında göze batan, aşikar bir taraf tutma, üstünü altını çizme yapılmamış. O zamanlar bir sözlük yazarının da dediği gibi;  bu sayede,  "Sadece öfke dolu bir senaryo bekleyen entelektüellerin ya da gönül gözüyle bu dünyada yaşayan dindarların izleyebileceği bir film olması engellenmiş böylece."

Ne var ki ilk dakikalarda çıkan zikir sahnelerinde bir yapaylık hissettim kendimce.  Muhtemelen o sahnelerdeki oyunculuklar üzerinde çok çalışılmıştır, zaten filmi yapanlar da bunu söyledi ama bazı şeyler sadece oyunculuk ya da çok tekrarla aşılamıyor. Keşke o sahnede görüntüyü çeken ve görüntüsü çekilen insanlar yaptıkları şeye kendileri de inansalardı. Zikir ayinlerinde müritlerin kendinden geçerken ve grup içinden biri/birileri onları coştururken içinde oldukları ruh halini anlayabilselerdi. O zaman daha inandırıcı bir film olurdu bence.

Güven Kıraç, yaklaşık aynı dönem vizyona  girmiş olan  Sınav  filminde
ne kadar iyi olmuşsa,  bence bu filmde
o kadar iyi olmamış.
Adam iyi oynamamış değil, belki de iyi oynamıştır. Ama o kadar komedi filmlerinde görmeye alıştık ki Güven Kıraç'ı, ve o kadar başarılı ki sorunlu komik tiplemelerde!  (bkz: Kirpi)...buna bir de Takva'daki başarısız takma sakal denemesi eklenince,  okuldaki sene sonu müsamere oyunlarını çağrıştıran bir figür  (hoca efendi?)  çıkmış ortaya.  Ben öyle gördüm bir izleyici olarak.  Ve tekrar söylüyorum, Erkan CAN  çok iyi oynamış. Hatta sinema salonunda filmi izlerken yanımda oturan çocuk bir yerde yüksek sesle  "Aynı babam gibi namaz kılıyo lan,  hatta terlikleri bile aynı!"  diye ses verdi.

Gelelim rüyalara...
Film içerisinde öyle rüya sahneleri var ki,  sanki "film içinde rüya"  veya  "film içinde film" gibi değil,  "aynı sinema salonunda iki film birden!"  olayı gibi.
Bir de sanki birkaç bölümlük bir eserin ilk bölümü gibiydi Takva.  Sonunda konu bir yere bağlanmadı, sadece bir kolaj izlemiş gibi olduk çıkarken.

Tabi filmle ilgili bir sürü eleştiri böyle alt alta sıralanabilir; ya da şöyle iyi böyle iyi, şu yüzden güzel de denebilir.  Açıkçası hakkında duyduğum en dikkat çekici kritik Hakkı Devrim'e aitti. Hatırladığım kadarıyla burada paylaşmak isterim:

"Muharrem içine kapalı,  dini akidelerine sıkı sıkıya bağlı  ve hiç cinsel tecrübesi olmamış bir adamı oynuyor, değil mi?  Ama gördüğü rüyalar bana ancak çok deneyimli bir erkeğin göreceği cinsten geldi.
...
Bana filmden sonra insanlar sordu, 'Siz beğendiniz mi?' diye. Beğendim beğenmedim, o çok önemli değil ama Türkiye bu filme hazır mı? Bu filmde anlatılan şeyleri tartışmaya hazır mı?  Bana cevap olumsuz gibi geliyor"
 gibi bir şeylerdi. Birebir hatırlayamadığım için tam olarak ne dediğini de yansıtamıyorum tabi.



EKLER:
  • Filmi izlemeden birkaç gün önce kafayı,  "olmadan olmuş gibi yapmak" ifadesine takmıştım. Bu ne ola ki diye düşünüyordum. Takva filmi benim için biraz da o sorunun cevabı oldu. Bedensel arzularının üstesinden gel(e)memiş bir adamın, sanki bunları ve dünya nimetlerinin çekiciliğini aşmış gibi kendisini konumlandırmış olmasının ruhu üzerindeki korozif etkileri de veriliyor filmde.


  • Bugüne kadar Türkiye'de ve dünyada pek çok ödül almış olan bir film. Türk Sineması'nda yapılmış nispeten en komik olmayan dini sahneleri barındırıyor. Genelde dini filmlerimiz komik ve abartılı duruyor malum olduğu üzre.  Sadece şunu söylemek istiyorum:
    İslam hakkında pek olumlu düşüncelerim olmasa da, İslam'ın yansıtıldığı etkileyici bir filme de şapka çıkarırım ben.  Ve Takva'da yönetmen Özer Kızıltan güzel iş çıkarmış gerçekten. Tüm eksiklerine rağmen,  bardağın dolu tarafından bakalım derim.

    (Özer Kızıltan, bir zamanların meşhur Kanal D dizisi Gülbeyaz'ın yönetmeni imiş. Ayrıca Yağmur Zamanı'nı da o yönetmiş! Bugün bunları öğrendim ve burada da bulunsun istedim.)


  • "İçinde müzik yok ki neresine en iyi müzik ödülü verilmiş bunun?" gibi soruları olanlar, resmi internet sitesine yönelebilirler...diyecektim ki site kapanmış.  Ben de You Tube'dan bulduğum birkaç link vereyim bari.
    bkz:  YouTube  film fragman
    bkz:  YouTube  (Zikir sahnesi)